Skip to main content

Öteden beriye

Hiçbir yerden havalanmamış gibi birden peydahlanan kırlangıç çetesi bağın üstüne kara bir bulut gibi çökerek, soldan sağa önden arkaya çapraz dalışlarına başladı. İşte o kusursuz an, görmezden gelinemeyecek temaşa vakti gelip çatmıştı.

Kusursuz bir yataylığa ömrü boyu sahip olamamış düzlüğün aşağıya kırılıp irtifa kaybettiği noktaya dalga tırıs adımlarla geldi. Hani şu her şeye rağmen bir türlü gelişemeyen aşılı güdük ağacın yanındaki her zamanki boşluğa.

Sağına soluna bakmaksızın, koskoca bir bilinmezin etrafında yaşam ve ahret dahil her şeye kadir edalarla dal taşak dolanır gibi üç kez olduğu yerde dönüverdi ve sonra birden o heybet kemikli gövdesiyle kendini yere bıraktı.

Ağaç dallarının hizasından daha da yukarılara sarı kahverengi, öyle sihirli filan değil tamamen anlamsız ve gereksiz bir toz kümesi yükseldi. Çünkü her defasında eşelenen toprak mikro plastikten daha da ince hâle gelmişti.

Bu, bunca kalabalık canlılıklar içerisindeki yalnızlık günlerinde en sevdiği anlardan biriydi.

Gün anlamsızlığına bir kez daha katlanıyor ve en değerli şekliyle tamamına eriyordu, ya da tam tersine bal gibi yeri göğü inleten hayaletlerle hareketli kovalamacaların ertesinde, karanlığın kendisine bir türlü atfedilmeyen gücü, diniveren gecenin cılız bir ışığa teslim olduğu anda yeni ve yine bir tekrarın başlangıcında seher inende gökyüzü pembeleşip tutuşuyordu.

Karşıdan gelen tanıdık tınıların yanı sıra bet sesli dallama Rıza’nın ya da başçavuşun yamaç aşağı sarkan arazisinin oradan, belki de daha uzaklardan hayıtlı boğazın öte derinliklerinden bilumum canlı familyaların rüzgarla derenin tersine sürüklenen toplu hâlleri, ansızın güç kazanıp koskoca yapraklı kütleleri pata küte döven rüzgar gibi herkese ifşa oluyordu. 

Sırf burada akışa uysun diye bir arazi bozukluğundan ibaret olan aşağıdaki otuz metreye kırk metrelik düzlüğü ciddiye alıp ona vadi dersek, vadinin kıyısına sıkışmış dere yatağının gölgeli neminden cüretle yükselen dev ağaçlarının arkasındaki ısrarlı benzeş meleşmelerin gerdanlarda bıkıp usanmadan titreştiği âlemden geldiğinin farkında mıydı bilmiyorum. Yoksa bizlerin yaptığı gibi masaldan beter bir temel başlangıç yalanı üstüne inşa ettiği koskocaman bir kurgu üzerinden mi yaşamını süreç içerisinde geçiştiriyordu?

Oysa vadinin bir kanadından diğerine geçişi öyle adım adım değil tamamen yıldırım hızında, bir çırpıda olmuştu. Ve muhtemelen nereden geldiğini ve nereye gittiğini bilmiyordu. Tıpkı benim ve onun için şimdi olduğu gibi. Tıpkı sabahın kör karanlığında rüzgar saçlarımı yalarken birkaç adım önümde çöküp kalkarak benimle dalga geçen küçük kara ebabil gibi.

Geçici olarak doğaya yaklaşma rolünü oynayan sakallı kocaman bir adamın anlık bir kararıyla her tarafından ayrı bir itirazın yükseldiği bir gürültülü cümbüşün içerisinde sallana sallana, kafası burnu sağa sola çarpa vura yaşamını temelden değiştirecek yolculuğun içerisine salınacaktı. Korkudan değil ama sadece henüz küçücük olan beyninin içerisinde ‘sıçarım ben böyle işin içine’ tepkisiyle kabin zeminine sarı ıslak kaygılarını bırakacaktı. Tabii ki bu cılız ve bücür haliyle bu işte onun fikrini soracak demokratik olgunluğa henüz kavuşabilmiş değildik.

Tüm evlatlarına eşit ve adil davranma takıntısını sadece eşinin iş dönüşü okulun oradaki sevimsiz bakkaldan rakı ya da bira şişesinin yanında biraz da suçlulukla aldığı Ülker gofret, küçük Tamek meyve suyu, tipitip sakız gibi atıştırmalıkları çocuklarının her birine illa ki ulaştırmaktan ibaret gören annesi, yeşil kaplı defterindeki küçük takvime not alarak onu her hafta aynı gün ve saatte düzenli olarak aramadı. Kulübesi çevresinde günü kotarma kaygısının sınırlarını çizdiği sahte bir hayatta kalma çabasını oynuyordu.  

Bir anlamda kalabalığın yavaş yavaş güç kaybetmesiyle birlikte rahatladığı söylenebilirdi. Ama o her ne kadar vadinin bu yakasında başlangıç noktasında hiç görmediği bir sıcaklıkla karşılanmış olsa da yine de o anne sütünün ılık samimiyetini, o ekşimiş peynirle karışık ağır ter kokusunu çok arıyordu. Ama bu arayışta nereye bakacağını, nereye yöneleceğini bilmiyordu. Hiç de kafasına takmadı. O pek de kutsal sayılmayacak yaradılışının gereği hayatta kalması, bütün günahları unutması, günü kurtarması gerekiyordu. O da herkes gibi aynısını yaptı.

Sonra olan biteni görmezden geldikçe, asıl akılda tutması gerekenleri unutmuş gibi yaptıkça, yaş aldıkça çocuksulaşarak daha da çabuk ve kolay ve yalnız büyüdü.  

Ama nereden geldiği belli olmayan karşıdaki ses, kuzen çakallar birbirine seslenirken o havaya umutsuzca laf olsun diye sıkılan biçare haykırış hiç kesilmedi.                  

Suyun akmaya çalıştığı çizginin karanlığından doğrulan, ayak izi görmemiş pürüzsüz beyaz kabuklu çınar dallarının arasından süzülen bas bariton boğuk kesik heceler günün o aynı saatinde yoğunlaşıyordu. Kendi içerisinde soluk alan, günün hep aynı saatinde zuhur eden, ben ölmedim diyen bir çığlık.

Ben burada sen orada; yediklerin içtiklerin senin olsun. Sen o hiç görmediğim ama her adımını duyumsadığım evrende yaptıklarını anlat ben de karşılığında sana burada yapamadıklarımı artık hiçbir anlam yükleyemediğim pişmanlıklarımı anlatayım. Ağaca çıkan çakalı, sürünerek ilerleyen boz tavşanı, seke seke engelleri aşan kaplumbağaları, ihaneti, ince hesapları, kendi benliğine sıkılan üstün körü yalanları, bile isteye yapılmayanları gördüm.

Bu sağ bacağının uyluk kemiğinin en derinine çöreklenen pergel iğnesi, geceleri en güzel düşün en güzel yerinde gerçek dünya adını verdiğimiz kabusun tam ortasına seni geri döndüren boş işeme dürtüsü, parmaklarının en işlek kıvrımlarında yarılan etin içerisine sızan yakıcı limon suları, etine batmak için kendi içerisine kıvrılarak uzayan mahfuz tırnakları, ayak parmaklarımın arasına yapışan kara dikenler. Acı acıyı unutturur, üstüne geçip üzerini çizer.     

Kim bilir hangi affedilmez aşağılık suçun cezası olarak gönderildiğimiz bu yanılsama evreninde sağa sola kemikler benzeri gömdüğün kesik hıçkırıklar gibi aynı zaman aralığında bir yukarı kalkıp bir aşağıya iniyor belleğimiz. Kadım unutkanlıklar. Anımsadığımız sadece ileride yaşayacaklarımızın provasıdır.

Bir sfenks gibi heybetli duruşunla yukarıdan bakarak küçümsediğin vadi, ara sıra ortaya çıkan nefeslerin varlığını anımsattığı ilklerin şekillendiği hayal meyal bir evren. Orası geldiğin yer. Orası sesin kaynağı. Karşı yakadan gelen her bir tıkırtı yalnız ama nihayetinde sadece yalnız olan seninle ilgili.   

Bugün Annem aramadı.