Gorée Adası : 'Dönüşü olmayan yolculuk'

Çelik gövdeli teknenin içini tıka basa dolduran siyah kalabalıkta, ak derili çekingenliğimiz ve yalnızlığımız devam ediyor.

Gelen geçen, çoluk çocuk gemideki herkes sanki birazdan müthiş bir sihirbazlık numarası yapacakmışım gibi özellikle bana bakıyor zannediyorum.

 

Gorée Adası’na yaklaşınca geminin alt katındaki iskelesindeki insan kalabalığı artmaya başlıyor. Havadaki nemden dolayı çok ayrıntılı göremesem de yaklaştıkça ağaçların arasında gizlenen rengârenk eski evleriyle adanın tüm hatları ortaya çıkmaya başlıyor. Atlantik okyanusunda açık deniz römorköründen bozma tekneyle Heybeliada’dan Büyükada’ya yaklaşıyor gibiyiz…

 

Gemi iskeleye yanaşmak üzereyken üst kattan kendilerini tehlikeli bir şekilde pervanelerin beyaz bulanık hâle dönüştürdüğü suya bırakan delikanlıları şaşkınlıkla ve biraz da korkarak izliyorum. Kocaman çelik gövde iskeleye bağlandıktan sonra bu kez kıç tarafın üstünden atlayışlara devam ediyorlar.

 

 

Bembeyaz kumsalda çember şeklinde dizilmiş, yakıcı güneş altında oyun oynayan yerli çocuklar beni görünce birden düzenlerini bozuyorlar; daha küçük olanları abilerinin arkalarına saklanıveriyor. Şaşkınlıklarından yararlanıp fotoğraf çekmeyi aksatmıyorum.

 

Batı Afrika’nın uç noktasında, eski Fransız sömürgesi Senegal’ın başkenti Dakar’dan tekneyle yarım saat uzaklıkta, rengârenk begonvillerle süslü duvarlarıyla sömürge döneminden kalma özgünlüğünü yitirmemiş denizin rutubetinden yıpranmış evlerin yer aldığı Gorée Adası, UNESCO’nun Dünya mirası listesinde yer almaktadır. Yaklaşık 2 000 nüfusa sahip olan bu ada, limanın hemen yanındaki sakin ve tertemiz sularıyla güzel kumsalı, baobab ve palmiye ağaçlarının yeşiline gizlenmiş özgün evleri ve küçük kalesiyle yerli ve yabancı birçok ziyaretçinin ilgi odağı olmaktadır. Youssou N’Dour’un ülkesi Senegal, biraz da uzun süre topraklarını kıtanın iç taraflarındaki zenginlikleri sömürürken köprü olarak kullanan Fransa’nın etkisiyle olacak, Afrika’nın entellektüel birikiminin en yoğun olduğu ülkelerden biri hâline gelmiş.

Dirilten ses,

öldüren vuruş,

bağlayan zincir.

1444 yılında Portekizli denizcilerce keşfedilen adayı 1588 yılında ele geçiren Hollandalı denizciler « Goede Reede », yani ‘güzel liman’ adını vermişlerdir. 1800’li yılların sonuna doğru Dakar şehri kuruluncaya kadar Gorée Adası, limanı ve özel konumu itibariyle sömürgecilerin kullandığı güvenli bir üs olmuştur. Uygar dünyanın yüzkarası olan köle ticaretinin simgeleştirildiği mekân, adada yaşayan köle tüccarı Anna Colas PEPİN’in malikanesi, Senegal’li N’diaye’nin çabalarıyla « Kölelerin Evi » olarak müze hâline getirilmiştir.

Batı Afrika’dan Amerika’ya yönelik yapılan köle ticaretinin merkezi aslında Gorée’den daha çok yine Senegal’da bulunan Saint-Louis limanı olmuştur. Afrika kıtasının iç bölgelerinden getirilen köleler buradan gemiyle batıya sevk edilmekteydi. İki yüz kişi kapasiteli kölelerin evinde kadın, çocuk ve erkek olarak ayrı ayrı hücrelere konulan tutsaklar, son uzun yolculuklarına çıkmadan önce burada üç aya yakın bir süre boyunca bekletiliyorlardı. Adaya geldikleri andan itibaren deftere kaydolarak kendilerine bir sicil numarası veriliyor ve bundan böyle adlarıyla anılmayarak bu numarayla çağırılıyorlardı. Bu dar hücrelere sardalyalar gibi dizili bekletilirken bir çoğu hastalıktan kırılıyordu. Tutsak edilen köle aileleri sevk sırasında bilinçli bir şekilde parçalanıyordu: Baba genellikle Kuzey Amerika’nın Louisiana bölgesine, Anne Brezilya ya da Küba’ya, çocuksa Haiti veya Antillere gönderiliyordu. Vücut ağırlığı 60 kilogram’dan düşük olan erkekler ayrı bir bölümde özel olarak beslenerek satıştan önce semirmeye bırakılıyordu.

Çok da gösterişli olmayan bu iki katlı yapının alt katının orta yerinde, penceresiz ve rutubetli duvarların karanlığında masmavi denize açılan bir kapı yer almaktadır : « Dönüşü olmayan yolculuğa açılan kapı ». Bu kapıdan aşağıya denize doğru uzanan palmiye kerestesinden kalas üzerinden gemiye yüklenen kölelerin bir kısmı son bir umutla kendini denize bırakıyor, ancak bilek ve boyunlarındaki demirin ağırlığıyla denizin dibini boyluyor ve köpek balıklarına yem oluyordu. Işıksız ortamın içerisinden birdan deniz ve gökyüzünün aydınlığından yüzümü kaçırıyorum. Sanki orada bulunan bütün ziyaretçiler bana bakıyormuş gibi geliyor. Bu aşağılık ticareti düzenleyerle uzaktan yakından hiç ilgim olmasa da beyaz olmanın utancı yüreğimi acıtıyor. Sembolik da olsa, Senegal’lilerin bir bölümü tarafından ticari tuzak olarak da adlandırılıp Afrika halklarını aşağılayan bir yer olarak da görülse bu mekânın köleci düzenin etkisini duyumsatmakta çok etkili olduğu kesin. Bir zamanlar halkımızın büyük bir çoğunluğunu ekrana kilitleyen, Kunta Kinte’nin başından geçenleri –biraz uzun bir şekilde- anlatan ‘Kökler’ dizisinin yarattığı güçlü etki gibi.

Adanın yerlisi N’diaye’nin girişimiyle müze hâline getirilen evin alt kattaki hücrelerinde fotoğraf çekmemize izin verilmiyor (bize rehberlik eden zat-ı muhterem aşağılanmayla ilgili bir iki cümle söylüyor ama ne demek istediğini çok iyi anlayamıyorum); ancak görevli ziyaretçi kalabalığıyla ilgilenirken, ben rutubetli ve karanlık duvarların flaşsız bir iki pozunu çekmekten kendimi alamıyorum.

Sömürgeciliğe çanak tutmuş dinin temsilcisi Papa, 1992 yılında bu kapının önünde, artık onu ve  dinini pek de önemsemeyen Afrika halklarından ‘özür’ dilemeyi denemiştir. 'Pardon, bir daha yapmayacağım...'

 

Gerçi bu lanetli uygulamanın kuruluş günahını Hıristiyanlığa ve Batı’ya yüklemek haksızlık olur. Köleliğin başlangıcı Mezopotamya, Antik Yunan, Arap ve Mısır uygarlıklarına kadar uzanmaktadır. İslâmi dininde ve peygamberin ardıllarının oluşturduğu İslâmi düzende faydaları dolayısıyla kölelik yasaklanmamakla birlikte köle emeğinin haksız kullanımına karşı uygulamada bir tür düzen ve adalet getirilmek istenmiştir. Üstüne toz kondurmak istemediğimiz Osmanlı kültüründe köle kullanımı, Batı’daki örneği gibi üretim ağırlıklı ve sınıfsal içerikli olmasa da yine de önemli bir yer tutmuştur. Saray erkânının ve zengin ailelerin muhtelif ihtiyaçlarının giderilmesi için kullanılmışlardır.

Bizans’ın yıkılışıyla (1453) birlikte Avrupalıların köle ihtiyacını karşıladığı Karadeniz’e çıkış kapısı kapatılmış olmuş. Bu döneme kadar köle emeği savaşta ele geçirilen tutsaklardan, Slav, Moğol veya Rus halklarından sağlanıyordu. Bu kapının kapanmasıyla birlikte köle ticareti Afrika’ya yönelmeye başladı. Zenci kölelerin yoğun olarak kullanılması böylelikle hız kazandı. Afrikalı köleler fiziksel dayanıklılık, sıcak iklimin yol açtığı hastalıklara direnç, fiziksel güç ve ucuz maliyet nedeniyle tercih ediliyordu. Bugün ‘barbar topluluklara’ ders veren ‘medeni’ Batı’da ise feodalizmin dönüşümüyle birlikte kölelik sistematik bir üretim aracı hâline getirilmiştir.

Köle ticaretini, kölelerin toplumsal yapı içerisinde hukuksal konumlarını belirleyen özel yasalar çıkarılmıştır. İnsan hakları düşüncesinin beşiği Fransa’da Louis XIV döneminde, 1685’te çıkarılan ‘Code Noir’ (Zenci Yasası) adı verilen kanuna göre kaçmaya çalışan kölenin birinci denemesinde önce kulağı kesilir, ikinci denemesinde yürümesini engelleyecek şekilde dizbağı, üçüncü ve son denemesinde ise idam edilirdi. Köle ticaretinin yaklaşık olarak 14 milyon Afrikalıyı (aileleriyle birlikte 42 milyon) etkilediği bilinmektedir. Satın alındıktan sonra kızgın demirle işaretlenen kölelerin %12’si Atlantik ötesi nakil sırasında kaybediliyordu. Kırk kişilik mürettebata karşılık bir gemiye 450 ila 500 köle yükleniyordu. Afrika’nın iç taraflarından kıyıya (Senegal, Angola) gidene kadar yüklenmeden önce kölelerin %40’ı ölüyordu. Bunlardan başka %10’u kadarı ise limanlarda yüklemeyi beklerken ölüyordu. Atlantik ötesi köle nakli zamanla gelişti. XVII.yüzyılın ortalarına kadar Amerika’ya yılda 10000 köle nakli yapılıyordu. Bu etten kemikten ‘mallar’ daha çok Kongo, Angola, Guine, Senegal, Gambiya ve Benin’den sevk ediliyordu. XVIII.yüzyılın başlarında şekerkamışı tarlalarının artışı köle emeğine yönelik ihtiyacın artmasına yol açtı.

Anvers, Bordeaux ve Londra limanlarından ambarları mallarla tıka basa dolu hareket eden allahın belası gemiler, dönüşlerinde Afrika’dan köle yüklüyor ve Amerika’ya götürdükleri köleleri indirdikten sonra buradaki kolonilerden tropikal ürünler alarak çıkış yaptıkları yerlere geri dönüyorlardı. Şimdi Dünya halklarına insanlık dersi veren Avrupa’yı ve Amerika’yı ‘ileri uygar ülkeler’ konumuna getiren lanetli birikimin büyük bir kısmını sağlayacak aşağılık köleci çark bu şekilde işliyordu.

Adanın Atlantik Okyanusunun ucsuz bucaksız sularına bakan kara kayalıklı kıyısında köpüren dalgaları derin bir sessizlikte izliyorum. Asırların günahını yüklenmiş gibiyim. Kıyıdaki beton düzlükte, kıtanın renklerindan oluşan boncuklarla süslediği uğurlu ‘Grigri’si boynunda sallanıp duran bir Senegal’li, Djembe’siyle ağır ağır davul çalıyor. Bizi görünce para karşılığında davul çalmayı denememi ve kendisiyle fotoğraf çektirmemi öneriyor. Arkada okyanus, az önceki ziyaretin utancını üzerinden atamamış dalgın bakışlı beyaz adam, davulda bir türlü hızlanamayan temposunu tıngırdatıyor: Senegal Hatırası! Kadırga iki yanında kırbaç altnda inleyen kürek mahkumlarına ritimli olarak davul çalıyor gibiyim.

İki katlı yapıların bahçelerinden yükselen ve büyük kavunsu meyvelerin üstümüze sarkıtan ağaçlar, duvarlardan yola taşan begonviller ve bu tarihe sıkışmış kalmış adada çok kalabalık olmasa da yine de ellerindeki aygıtlarla görüntülerini almaya çalışan turistlerin verdiği rahatsızlığa rağmen mütevazı yaşamlarını sürdüren yerliler.

Elimin ayasıyla hafif karamış deriye vurdukça, ağırlaşan beynimin derinliklerinde uzunca kalasın üzerinde yuvarlanan fıçılar gibi gemiye yüklenen kara bedenler birer birer geminin iskelesine düşüyor.

« Özgür olmadığımızı bilmek, köleliği aşabilmenin tek yoludur !»

Vapur limana döndü ve taksiyle Teranga Oteline ulaştık bile. Bütün bunların üzerinden çok zaman geçti artık; ama yorulmak nedir bilmeyen eşitsizlik davulu hâlâ vurmaya devam ediyor. İstiklal Caddesi’nde, tarlada, yazıhanede, şantiyede, binbir renkten ücretli köleler boyunduruklarını egzotik kolyeler gibi övünçle taşıyorlar. Kokoreç, döner ve Hamburger kokusu sinmiş küçük beyinlerinde, Spartacus’ü traş sonrası kolonya markası sanıyorlar.

‘Köle, kölesi olmayandır’: kulu kölesi olduğumuz adaletsiz yeryüzü düzeninde, bu iri yuvarlak kayayı hep aynı tepeye, aynı yamaçtan ve yeniden yuvarlanmak üzere taşımaktan yorulmuyoruz.

‘Dönüşü olmayan yolculuğumuzda’ zorunlu olarak yol aldıkça, ‘ruhlar ülkesinin faydasız işçileri’nin sürüklenmekte olduğu acı sonu fazlasıyla hak ettiğine daha da çok inanmaya başlıyorum.

fotoğraflar için (http://www.osmansoysal.com/photos/view/3.html#5425029564581650017/1)


Browse top selling WordPress Themes & Templates on ThemeForest. This list updates every week with the top selling and best WordPress Themes www.bigtheme.net/wordpress/themeforest