Skip to main content

Buluta gizlenen cennet: Karçhal Dağları

Penceremin önündeki yoğurt kabına ektiğim fasülye tanesi, sabah uyandığımda bulutlara kadar uzanan devasa bir bitki olmuş. Çapraz yaprakları basamak yapıp beyaz dumanın içine girdiğimde, yepyeni ve sihirli bir dünya karşımda beliriveriyor.

Olağanüstü güzelliklerle karşılaşınca aşağıya geri inmek içimden gelmiyor. Pencereden yukarıya yükselen çağrılara kulaklarımı kapatıyorum.  

Artvin’den Şavşat’a doğru giderken, Berta (Ortaköy) yol ayrımını geçtikten sonra, Soğuksu’da zorunlu bir mola veriyoruz. Soğuksu, Berta çayını izleyen karayolunun orta yerinde dağdan gelen soğuk kaynak sularıyla beslenen çeşmeleri bulunan küçük ama işlek bir dinlenme yeri. Tahta barakaların sağında solunda duran kazanlarda, yöreye özgü beyaz iri dişli, bal gibi tatlı mısırlar kaynıyor. Meraklısı için kömür ızgarada közlenenleri de var. Yola dönük albenisi yüksek tezgahı dolu manavda yörede yetişmeyen ne kadar meyve/sebze varsa en kalitelisinden yerini almış. İtalyan eriği, santa maria armutlar, bursa şeftaliler, manisa çekirdeksiz üzümler sanki dallarından yeni koparılmış gibi duruyorlar. Artvin il merkezinden alışveriş yapmayan araçlarda bulunan insanlar, yaylaya çıkmadan önce, ilginç bir şekilde buradan bol miktarda meyve satın alıp yollarına öyle devam ediyorlar. Yoldan geçip de burada durmayan araç yok. 

Beni buraya kadar getiren minibüs kaptanıyla vedalaşıyoruz. Yanıklı Yaylaya giden araç Soğuksu’dan öğleden sonra geçecek. Oyalanırken dayanamayıp ikinci bir mısır daha yiyorum.  İşyeri ortağının getirdiği çuvallardaki mısırları ayıklayıp kaynamaya hazır hâle getiriyoruz.  Üzerindeki yeşil pardösü, çok da boş durmayan cep telefonu ve takkesiyle Bin Ladin lakabını hak eden Recep Hacı Amca da bize katılıyor. Yanıklı’daki afacan Gürcü çocukları nedense ona ‘perişan’ demeyi tercih ediyorlar. Buradaki hareketli trafik içerisinde gelip geçen dostlarıyla söyleşmeye gelmiş. 

Yaylaya gidecek minibüs öğleden sonra geliyor ve birkaç kilometre anayolu izledikten sonra, Karçhal Dağlarına, Yanıklı tarafına doğru sapıyoruz. Asırlık devasa ceviz, gürgen ve çam ağaçlarının kıyısından dolanan yolu tırmanıp Yanıklı’nın aşağı mahallelerini dolaşıyoruz. İlk defa bu kadar büyük ve geniş gövdeli ağaçlarla karşılaşıyorum. Şoför nedense gezgin olduğum gerçeğine inanmak istemiyor ve benim bölgede altın aramaya gelen bir ‘defineci’ olduğumu sanıyor. Yolda karşılaştığı kişilere, arkadaşlarına Gürcüce benimle ilgili ‘bilgiler’ fısıldıyor. Bu tanımadığım coğrafyada canı sıkılan şoför arkadaşın fantezilerine diyecek lafım yok. Ancak biri onu ciddiye alıp kırın sıkıcı havasından sıkılarak bir harita ya da ‘pek özel’ bir bilgi almak üzere peşime takılırsa o zaman her iki taraf için kötü şeyler olabilir gibi geliyor bana. 

En sonunda, havanın kararmasına yakın bir saatte, ışl ışıl parıldayan Yanıklı Yaylaya varıyoruz. Araç, yaylanın orta yerinde iplere dizilmiş ampullerle süslenmiş meydanlık alanda duruyor. Burası bugüne kadar gördüğüm en canlı yayla. Çoluk çocuk hep bir hareket içerisinde, bir yerden bir yere koşuşturuyor. Şoför yeni gördüğü kişilere fısıltı modunda yayınına devam ededursun, yayla ileri gelenleri yerleşimin içinde kalmam için çok ısrar etseler de, ben her zamanki gibi köyün dışına çıkma niyetindeyim ve çocukların da yardımıyla beş yüz metre kadar yukarıda yer alan ve yaylaya tam karşıdan bakan balkon gibi bir düzlüğe yerleşiyorum. Yanıklı sise bir girip kayboluyor, ardından birden ortaya çıkıveriyor.

 

Yerleştiğim yerde önceden hesaplayamadığım bir durum gelişiyor. Çadırımı kurduğum tepelik mevki, yaylada cep telefonunun çektiği tek yer. Dolayısıyla, Gürcistan’daki sevgilisiyle konuşan aşıktan, miras ile ilgili bir mal paylaşımını hararetli bir şekilde tartışan akraba muhabbetine kadar zorunlu olarak görüşmelere ayrıntılı bir şekilde tanık oluyorum. Sorun bununla da sınırlı kalmıyor. Çadırı yeni fark eden meraktan ya da şüphe üzerine yanıma gelip benimle kendini sürekli olarak tekrarlayan bir sohbete girişiyor. Köyden piyanist şantör sesleri geliyor.İnsanlar birer birer aşağıdan buraya gelip giderken, köyün bekçisi ve korucusu Selahaddin Amca ile tanışıyoruz. Düğün değil, iki gün önce sona eren yayla şenliklerinin devamı söz konusuymuş. Bekçi amcayı gerçek ziyaret nedenine yarım saatte zorlukla ikna ettikten sonra sıra uyarılarını dinlemeye geliyor. En çok sis ve dumana dikkat etmemi öğütlüyor. Bölgeyi ezbere bilene dahi yolunu kaybettirecek şekilde aniden yoğun sis ve duman basabileceğini söylüyor. Karçhal zirvesinin güneyindeki kayalık uçurumda kot pantolonlu bir gence ait buldukları çürümüş cesedi anlatıyor bana. Sırtında çantası filan da yokmuş. Yorumuna göre siste önünü göremeyip yukarıdan yuvarlanmış. Yöre insanlarının dağcı ve gezgin görmeye çok alışkın olmadıklarından hareketle bana yöneltilecek meraklı sorular karşısında ‘resmi görevliyim, harita için geldim’ dersin diye akıl veriyor. Onunla konuşurken aşağıda köy, onu doğrulamak istercesine on dakika içerisinde bir görünüp bir kayboluyor. Sanki hareketli, dönen iki farklı kürede sürekli yer değiştiriyor gibiyiz. ‘Dağlarda kar sesi var, içinde yar sesi var’, neyse ki akordeona öykünen orgun sesi kesilmiyor.  Ne ilginç değil mi? Yöredeki kimi insanlar altın lobisinin bölgede sinsice yürüttüğü (Eldorado Gold ve yerli ortakları) faaliyetleri engelleyip bunları bölgeden kovacağına, aksine küçük işe alımlar karşılığında yardımcı oluyor, yöreyi gezmeye gelen gariban bir gezgini tedirgin edecek boyuttaki bir şüpheyle ona garip bir ‘hazineci’ yaklaşımı gösteriyor. ‘Dağlardaki kar sesi’ne içkinin ve yoğunlaşan sisin de etkisiyle silah sesleri katılıyor. 

                                                             *** 

 

Sabah bulutun ardına hapsolan güneşin yarı aydınlığında hızla toparlanıp, çadır kurduğum yerin hemen yukarısından şoseye çıkıyorum (Gürcü’ler toprak da olsa yola şose diyorlar). Yayla halkı uyanmış herkes büyükbaş hayvanlarını uğurlamaya yukarıya doğru çıkıyor. Çok yoğun sis var ve insanlar bulutun içerisinde kayboluveriyorlar. Hayvanlar boyunlarındaki çan sesleriyle varlıklarını hatırlatıyorlar. Şoseden yukarıya tırmanırken bana şaşkın şaşkın bakan yayla sakinleriyle selamlaşıyorum. Sonra tam da tarif edilen noktadan toprak yolu terk edip sola, seyrek ağaçların arasına doğru sapıveriyorum. Bu hamleyi yapmadan önce, arkama dönüp son bir kez gözümle yoldakilerin fotoğrafını çekiyorum. Dünkü şoförün defineci yaklaşımından sonra bugün biraz paranoya hâlleri içerisindeyim. Ya peşime birisi takılırsa? Bu yüzden sisin bir türlü kalkmamış olmasına üzüleyim mi sevineyim mi, tam olarak karar veremiyorum.

Gözüme kestirdiğim bir patikadan aşağıya doğru inerken iyice bulutun içine giriyorum. Görüş mesafesi on metrenin de altında. Patika beni bir süre sonra bir başka şoseye çıkarıyor. Buraya kadar geldiğim yol bana anlatılanlarla örtüşüyor. İneklerin çan sesleri ve arasıra yayla evlerinden gelen gürültüden artık eser yok.  Sisle birlikte incecik ve seyrek bir yağmur çiselemeye başladı. Toprak yolu çimenlik açıklıkta terk ediyorum. Az ötede ağaçların arasında ağaç dallarıyla kurulmuş çardakları fark ediyorum çünkü. Burası festival etkinliklerinin yapıldığı yer olmalı. Yerdeki çöpler henüz toplanmamış, yenmiş bisküvi ve çikolata paketleri, boş pet şişeler her bir yere dağılmış.

Ağaçlara asılan şenlik alanını işaret eden kağıtlar ters dönmüş. Buradan kuzeye doğru geçiş yapıp, bir pınarı da aştıktan sonra yine hafif yamaçtan aşağıya inerek toprak yolla buluşuyorum. Yol döne döne büyük ağaçlardan oluşan ormanlık alandan aşağıya doğru iniyor. Sis hiç azalmıyor. Güneşli güzel bir gün olmalı ama bulutun içinde hiç bir şey anlayamıyorum. İncecik bir çise yüzüme vuruyor. Tarif ettikleri gibi bir süre sonra yolda bozulup kalmış bir damperli kamyon enkazıyla karşılaşıyorum. Onun hemen arkasında, ormanın içine dalan yeşile gömülen patikadan aşağıya inmeye devam ediyorum. Dev gürgen ve ladinler arasında damla damla su yüklenmiş ışıltılı mavi çan çiçekleri. Eğrelti otları arasından biraz ilerledikten sonra ahşap yayla evlerinin bulunduğu bir yere ulaşıyorum. Sis öylesine yoğun ki evleri ancak çok yaklaşınca fark edebiliyorum.

Uyuyan ormanın içinden yamaca dönük tahta verandadan sızan bir radyo sesi karşılıyor beni. Islak ceviz ahşabın dibine istiflenmiş odunlar arasından yan yana duran iki evin arka tarafındaki sahanlığa yaklaşıyorum. Ancak yaklaşmadan önce Rıza Ağabeye sesleniyorum. Köpeğin varlığından haberim olduğundan önceden ev halkını uyarmakta yarar görüyorum. Çağrıma yanıt gelmiyor. Dumanın içine gömülmüş evdeki tek yaşam belirtisi radyodan sisle kaplı vadiye dağılan müzik sesi.  Arazinin üst tarafından gelen tahta arığın içinden akan suyun şarıltısı bile bu sessizliğin uğultusuna karışmış. Yavaş adımlarla büyük evin arkasından seslenmeye devam ederek dolanırken, hemen yanındaki nispeten daha küçük ahşap evden hafif tıkırtılar duyuyorum: bir kapı takırtısı, üzerinde yürünen tahta döşemenin gıcırtısı. Seviniyorum. Sonra birden kapı açılıveriyor.

Rıza ağabeyi uykusundan uyandırmışım; gözlerinden belli. Selamlaşıyoruz. Nereden geldiğimi, nereye gittiğimi anlatıyorum kendisine. Gereksiz sorular sormadan, uzaktan gelmiş yakın bir akraba gibi karşılıyor beni. Sırt çantamı indirip, üstümdeki yağmurluğu çıkarıyorum. Kuzinenin yanındaki tahta sofrada birkaç günlük kahvaltı artıkları duruyor. Haşlanmış küçük patatesler, tereyağlı ekmekler, mısır unundan yapılmış bazlama parçaları.  Odanın dört bir yanı ceviz ağacından büyük bir özenle kaplanmış. Diğer yayla evlerinde alışılageldiği gibi kerestelerin aralarında en ufak bir boşlul bırakılmamış, büyük boy tahtalar büyük bir özenle pürüzsüz şekilde birleştirilmiş.

Biz daha ilk cümlelerimizi kurgularken, Rıza ağabey çatır çatır yanmaya başlayan kuzine üstünde çayı demliyor bile. Afiyetle kahvaltımızı yapıyoruz. Telekom’dan emekli; 44 doğumlu. Bir ara kalkıp odanın yan tarafındaki balkonda bulunan kovandan bir petek alıp bana bir tabağa bal çıkarıyor. Bol bol yememe karşın tabağın tümünü bitiremiyorum.

 

Sis hafiften kalkıyor gibi yapınca dışarıya çıkıyoruz. Bizimle birlikte evin dışında çepeçevre dizilmiş bulunan kovanlardan kafkas arıları da faaliyete başlıyor. Az önce Rıza ağabeyin bana ikram ettiği gül kokulu kolonyanın parfümünü hisseden arılar kafamın çevresinde dolanmaya başlıyorlar. Önceleri ellerimle kovalamaya kalkışsam da çok başarılı olamıyorum ve arılar kafamın çevresinde vızıl vızıl dolanıyorlar. Meğerse Rıza amca aynı kolonyayla arılar için şerbet yapıp ilaç ve vitaminle birlikte çiçeklerin üstüne serpiştiriyormuş. Onları görmezden gelmeye çalışsam yaklaşan sesleri üstüme konmak üzere olduklarını gösteriyor. 

Evin alt tarafında yer alan bereketli patates, mısır ve soğan tarlalarına arıktan su vermeye iniyoruz. Peşimde hâlâ arılar var ve bu durum beni gergin kılıyor. Bahçedeki olağan sabah işlerini bir çırpıda tamamlayınca yeniden odamıza giriyoruz. Bu kez kuşburnu şırasına karıştırılmış votkamızı içiyoruz. Rıza ağabey dağın öteki yüzüne yaptığım yolculukta bana eşlik etmeye karar veriyor. Zaten kendisinin de sıkıldığını ve uzun zamandır geçitten dağı aşmadığını söylüyor.

 

Yanımıza birkaç parça yağlı ekmek, bir teneke bira ve önceki gün ayı kovaladığı için bitkin düşen çoban köpeği Tomaso’yu da alıp yola koyuluyoruz. Sis arasıra kalkıyor gibi yapsa da hava hâlâ kapalı. Benim ‘dağcı’ kılığıma karşın Rıza ağabeyin üzerine giydiği kravatsız takım elbise ve kösele ayakkabılı ‘şehirli’ kıyafeti ilginç bir tezat oluşturuyor. Evin altından kestirme yaparak tekrar şoseye çıkıyoruz. Köpek başlarda biraz zorlansa da ilerledikçe açılıyor ve arasıra orman içlerine havlayarak dalıp bize gösteri yapmaya başlıyor.

 

Büyük ağaçların arasından ilerleyen yolda yükselerek orman sınırının sonuna doğru çit için ağaç kesen köylülerle karşılaşıyoruz. Yoldan geçen ve Erzurumlu celeplere ait bir kamyona ağaçların bir kısmını yükledikten sonra aynı kamyonla birlikte bir kilometre ötedeki Lekoban Yaylasına kadar çıkıyoruz. Yanıklı’dan buraya gelen bu toprak yol, Lekoban yaylasından geçerek Karçhal Dağlarını 2800 metrelerdeki geçitten aşacak ve kuzey yamaçlardaki Efeler yaylası üzerinden Macahel’e bağlanacak. Yöre halkı Macahel’deki ürünlerini (meyve, fındık gibi) dağın diğer tarafına taşıyabilmek için bu yolun tamamlanmasını dört gözle bekliyor. Ancak Türkiye’nin el değmemiş nadir doğal ormanlarından birinin bağrını deşecek olan bu yolun zamanla yaratabileceği tahribatı görmezden geliyor. Yol yüzünden bu ormanlardaki kaçak kesim hız kazanacak. Şimdiden yolun geçtiği kısımlarda büyük bir ağaç tahribatı yaratılmış. Dev ağaçlar kesilmiş ve parçalanarak yolu kullanarak gelen araçlara yüklenmiş. Yolun Efeler yaylanın alt tarafında sadece 2-3 kilometrelik bir bölümü eksik kalmış.  

Biz yükseldikçe hava soğuyor ve yeniden bulutlar arasına dalıyoruz. Neyse ki önümüzde izleyecek bir yol var, yoksa kaybolmamamız içten değil. Yukarılarda Karçhal Dağlarının zirveleri bulunuyor ama yoğun sisten hiçbir şey görünmüyor. Rıza Ağabey sisin yeri  geldiğinde bir iki hafta kalkamayabileceğini söylüyor. Durum böyle olunca, zirve yapma fikri yerine geçidi aşıp Rıza Ağabeyle birlikte trans yaparak kuzey yamaçlarına geçmeye karar veriyorum.  Geçite bir kilometre kala dere kenarında yanımızda taşıdığımız nevaleleri Tomaso’yla paylaşarak yiyoruz. Sisin içerisinde yağmur daha güçlü çiselemeye başladı. Benim panço yağmurluğum var ama Rıza Ağabeyin üzerinde sadece incecik yazlık bir ceket ve altında gömlek var. Neyse ki buranın havasına alışkın biri, pek üşüdüğü söylenemez. Zaten sürekli olarak hareket hâlindeyiz.

Yol bir süre sonra dikleşiyor ve döne döne geçide varıyoruz. Ancak o kadar çok sis var ki geçitte miyiz, yükseldik mi, zirvelere yaklaştık mı hiçbir şey anlayamıyoruz. Köpek bulutun içine bir girip bir yok oluyor. Arka tarafta, yine dolana dolana iniyoruz. Böyle olunca yol bayağı uzuyor. Arada patikalara dalıp kestirme yapmaya çalışıyoruz, ancak çok sis olduğundan, kaybolmamak için genelde anayolu terk etmemeye çalışıyoruz. İyice ıslanıyoruz. Üstümde panço da olsa içeriden terlediğim için ben de iyice ıslanıyorum.  

Geçitten yarım saat sonra Efeler Yaylanın yukarı mahallelerindeki evler hayal meyal sisin içeisinden görünmeye başlıyor. Çok yorulduk, ıpıslağız ve ayaklarımız çamur içinde. Rıza Ağabeyin tanıdığı İsmail Sarı’ya ait iki göz yayla evine yaklaştığımızda yorgunluğumuz iyice artıyor. İsmail bizi kapıda çok sıcak bir şekilde karşılıyor ve üzerimdeki yükleri, ıslak öteberiyi sahanlıktaki çivilere asıp, sırt çantamı küçük odaya yerleştirdikten sonra, kuzinenin ortada sıcaklık dağıttığı büyük odaya giriveriyoruz. İçeride İsmail’in sevgili eşi, çocukları Orhan ve Zeynep ve annesi bizi karşılıyor. Hava yağışlı ve kapalı olduğu için penceresiz odanın içinde gaz lambası yanıyor. Odanın tam merkezinde, çatıda camla örtülmüş küçücük bir aydınlık penceresi bırakılmış ama içeriye hiç ışık sızmıyor. 

Akşam uzun süren saatler süresince sohbet ediyoruz. İsmail su değirmeninden güç alan tornasında ürettiği tahta sofraları, hamur teknesi ve tabakları satarak geçimini sağlıyor. Malları kışın üretiyor ve yazın, yayla zamanı bunları katırına yükleyerek geldiğimiz yoldan dağı aşıp, Şavşat’a kadar  yaylaları dolaşarak satıyor. Tam belgesellik bir öyküsü var. Bize Macahel’de kışın yaşamanın zorluklarını anlatıyor. Kışın kardan yollar ulaşıma kapalı iken eşinin rahatsızlanışını ve bizim taraftaki askeri bürokrasiyi zorlayarak onu nasıl Gürcistan tarafında, Batum’daki modern hastaneye ulaştırarak hayatını kurtardığını uzun uzun anlatıyor. Mucizevi kuzine üzerinde mis gibi kokan bir mısır ekmeği pişti bile. Tam teşekküllü bir yemekle karnımızı bir güzel doyuruyoruz. Gece dışarıda çadır için yer göstermeleri için çok ısrar etsem de, İsmail bunu kesinlikle reddedip beni Rıza Ağabeyle birlikte misafir odasına yerleştiriyoruz. Alt kattaki ineklerin gürültüleri ve  dışarıda hızlanan yağmurun çinko dam üzerinde çıkardığı tıkırtılar eşliğinde bir güzel uykuya dalıyorum.  

                                                             *** 

Sabah krallar gibi ballı kaymaklı kahvaltımı edip, çantamı yüklenerek yola koyuluyorum. Ev halkıyla ve özellikle çocuklarla hüzün içerisinde vedalaşıyoruz. İsmail’in ürünlerinden yanıma alamadığım için üzülüyorum. Zaten on beş gündür Kaçkar batı-doğu transı sonrası bir hayli yorgun olduğum ve burada da önümü göremediğim için Karçhal zirvesine çıkamadım. Bulut ve kötü havayı yenebilmek için geniş bir zaman aralığında mutlaka geri geleceğim.

Siste en ufak bir kıpırdanma yok; hava aynen dün öğleden sonra bıraktığımız gibi kapalı ve yağışlı. Pançomu da giyerek Riza Ağabeyin ayrıntılı yol tarifine sadık kalıp evin yanından kestirme yapan patikaya dalıyorum. Yol bir süre açıklıktan devam ettikten sonra ormanın bağrına dalıveriyor. Kıvrılarak dev ağaçların arasından geçen patikadaki küçük uçurumlara kaymamaya özen göstererek aşağıya iniyorum. İnanılmaz büyüklükte ladinler, cevizler, çamlar, gürgenler arasında yabani bir ortamın içinde kayboluyorum. Kimseyle karşılaşmıyorum. Buradaki ormanlar olağanüstü bir biyolojik çeşitliliğe sahip. Yüksek irtifadaki bu yağmur ormanlarının yarattığı biricik yaşam alanında birçok endemik bitki ve böcek türü barınıyor. Dünyanın üç önemli arı türünden biri olan Kafkas Arı türü de burada bulunuyor.

 

Camili Havzası adı da verilen bu bölge, bugüne kadar ulaşım zorluğu sayesinde ekolojik dengenin ve biyolojik zenginliklerin korunabildiği nadir bölgelerden biri olmuş. Ama korkarım bu yeni yol önlenemez tahribatlara yol açacak. Maçaheli Bölgesi, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) tarafından koruma altına alınmış bir yer. Dünyada 102 ülkede 482 bölge UNESCO'nun biyosfer rezervi koruma alanı içinde bulunuyor. Bölgenin yakın zamana kadar askeri bölge kapsamında olması, insan tahribatı karşısında zarar görmeden bugüne kadar ayakta kalabilmesini sağlamış.

 

                                                            ***

 

Bu kez üstten değil ama otlara sürünmemden dolayı üzerime bulaşan suyun etkisiyle alttan ıslanıyorum. Pantolonum sırılsıklam, ve su yukarıya doğru durmadan ilerliyor. Aşağıya indikçe patika üzerinde beşeri izler bulmaya başlıyorum. Dev ağaçlara yerleştirilmiş ünlü karakovanlar görüyorum. Her şey sis içerisinde ve kovanları ancak gri beyaz bulutun içerisinde kaybolan gölgeler halinde fark edebiliyorum. Sanki insanüstü varlıklar tarafından bu iri gövdelerin en üst dallarına yapıştırılmışlar gibi. 

Patika bir hayli aşağılarda şoseyle buluşunca bir yandan rahatlıyorum, bir yandan da yavaş yavaş yabanıl ortamın dışına çıkacağım için canım sıkılıyor. Yorgunlukmuş, otobüs biletiymiş, Macahel’e gidecek çok yol varmış, Gürcistan’mış, Türkiye’ymiş, sınırmış pek umurumda değil. Küçük ayrıntılara, anıt ağaçlardaki yosun ve likenlerde birikmiş su buharlarına dalıyorum. Daha önce benzerini hiç görmediğim bu yeryüzü güzelliğinde biraz daha fazla kalabilmek için adımlarımı okul yolunu uzatmak isteyen öğrencilerin tavrıyla  küçültüyor oyalanmaya çabalıyorum.

(http://www.meteorhaber.com/content/view/511/)