Skip to main content

ATATÜRK ARBORETUMU

 Ölümden sonra cennete gidebilmek için kimilerinin yaşamı boyunca yaptığı ayak oyunlarını, canbazlıkları, aldatmacaları düşünürsek, ben buraya çok daha kolay, hem de henüz ölmeden ulaştım diyebilirim. Taksim’den 25T otobüsüne binip, Bahçeköy’de indikten sonra biraz yürüyerek gerçek cennetin kapısına vardım. Kolumu çimdikliyorum; hayattayım. Bunun için hayatımı garip bir şekilde düzenleyerek, kendim dahil kimseyi kandırmam da gerekmedi.

Ağaç Parkının Latincesi olan Arboretum, ağaçların ve odunsu bitkilerin yetiştirilmesi ve gözlemlenmesi amacıyla düzenlenen botanik, bitki bahçesi, bir anlamda canlı ağaç ve bitki müzesidir. Bu tür mekanlar aynı zamanda bilimsel araştırmalar için canlı laboratuvar ortamı da sağlar. Ama belki de hepsinden önemlisi, insanoğlunun gündelik hayatta pek de ayırdında olmadığı şekilde, bitkilerin çeşitliliğinin ve değerinin anımsatıldığı, her bir çalılığın dahi bir öyküsü olduğunun vurgulandığı ilgi çekici bir eğitici alandır.

Atatürk Arboretumu Türkiye’de oluşturulmuş ilk ağaç müzesidir. 1949 yılında Orman Fakültesi’ne ait 38 hektarlık alanda kurulmuştur. Projesi, Fransa’nın ünlü Sorbonne Üniversitesi müfettişlerinden Mr.GUİNET tarafından çizilmiştir. Zaman içerisinde, mülkiyeti ve idaresi el değiştirmekle birlikte, parkın yüzölçümü 296 hektara genişletilmiş ve son olarak Orman Genel Md.lüğü, İstanbul Orman Bölge Md.lüğü, Bahçeköy Orman İşletme Md.lüğü’ne bağlı bir İşletme Şefliği halinde işletilmektedir. Üç Müdürlük ve bir Şeflik, kolay iş değil bu...

Türkiye’de kamu eliyle oluşturulmayan Arboretumlar da vardır. Yüzölçümü daha küçük, ama çeşitliliği ve düzenlemesiyle ilgi çeken, 13,5 hektarlık eski bir elma bahçesine kurulan Yalova’daki Karaca Arboretumu'nın yanısıra özel üniversite ve belediyelere ait arboretum veya ağaç parkları da mevcuttur.

İki bine yakın türün (sadece 104 adet meşe ağacı çeşidi var) bulunduğu Arboretuma girişte, sizi ‘bu hafta çiçek açanlar’ lehvası karşılamaktadır. Siz, benim yaptığım gibi gezdikten sonra değil ama gezmeden önce girişteki görevliden broşür istemeyi unutmayın. Böylece ayrıntılı olarak hazırlanmış broşür üzerindeki krokiden parkın neresinde ne tür bitkiler bulunduğunu görür ona göre planlama yaparsınız. Kapının karşısındaki kioskta bulunan bilgisayardan parkın tarihçesi ve ağaçlar hakkında ayrıntılı bilgi alabilirsiniz. Girer girmez sağda ve solda üç adet yapay gölet bulunmaktadır. Bu göletlerdeki sudan parktaki bitkilerin sulanmasında da yararlanılmaktadır. İçlerinde irili ufaklı balıklar bulunan bu havuzlardan girişin sağında bulunan gölette açan nilüfer çiçekleri, Haziran ayında muhteşem bir manzara sunmaktadır. Burada, arada bir ortaya çıkıp, suda yüzen yaprakların altında tekrar kaybolan su kaplumbağaları ördeklerle saklambaç oynuyor. Nilüferler suda açmış manolya çiçekleri gibi (ancak onlar gibi kokmuyorlar!) koyu yeşil yapraklar üzerinde tertemiz ve bembeyazlar.

Müzeyi gezmeye girişin sağından başlıyorum. Önce nilüferlerin kıyısındaki bankta soluklanıp, sessizlikte cennetin keyfini çıkarıyorum. Sonra üstteki gölete çıkan yokuşu temiz havayı içime çeke çeke tırmanarak göletin etrafını dolaşıyorum. Çiçeğe zarar vereceğimi bilsem de, ağaçtan koparmadığım için çekinmeden burnumu bir manolya çiçeğinin içine gömüyorum. İşte mutluluğun kokusu! Tozlar burnuma yapışıyor. Mutluluk sözcükleri fısıldayan beyaz çarşaflı huriler, delfler, su perileri çam ağaçlarının altındaki eğrelti otu yeşilliğinin içinden zıplayarak çıktı çıkacak. Polenleri elimin tersiyle uzaklaştırıp ormanın siyah yeşil karanlığına dalan yöne sapıyorum. Ağaçların arasından dolanan toprak yolun, dikenli tellerin ardındaki Kirazlıbent’e giden asfalt yola yaklaştığı noktada tahtadan yapılmış yirmi metre yüksekliğindeki eski Orman Yangın Gözetleme Kulesi’ne dikenli telleri aşıp tırmanıyorum. (Aman Şefler duymasın, hem bu klübe üye de değilim üstelik...) Bir de hava hafif yağmurlu ve yanımda bir termos dolusu çay olsaydı, bütün günümü burada geçirebilirdim... (Gelecek program)

Ne olur ne olmaz deyip fazla oyalanmadan buradan giriş kapısının tam karşısına denk gelen ve sağlı sollu fıstık çamı ağaçlarıyla süslü şirin asfalt yokuştan aşağıya inişe geçiyorum. Yolun solunda Ginkgo Biloba ağacının orkideye benzer çiçeklerinin derinliklerine dalan balarılarını rahatsız etmeden görüntü almaya çalışıyorum.

Sıra bu kez giriş kapısının solundaki gölete geliyor. Göletin çevresinde oldukça ilginç ağaç çeşitleri yer alıyor. Amerika’dan, Çin’den getirilmiş genç ağaçların yanısıra suyun içinde yetişen, gelişkin Taxodium Distichum yani Amerikan Bataklık Servisi'nin suyla birleştiği noktada ilginç bir şekil alan gövdesini görebilirsiniz. Göletin batısında, patikanın üst tarafında bu kez muhteşem şekliyle Sekoya, yani Sequoiadendron Giganteum Mamut Ağacı sizi karşılıyor. Ağaçların önlerine –kimilerinde eksik olabilir- tanıtıcı lehvalar konulmuş. Ama çok kısa da olsa biraz bilgi içerseler çok daha iyi olacak.

Eğer hafta sonu veya resmi tatil gününde geldiyseniz, girişte size üyelik kartı sorulacaktır. Kartınız yoksa ‘ağzınızla kuş tutsanız dahi’ içeriye giremeyeceksiniz demektir. Ederi 250 yetale olan aile boyu üyelik kartının başvuru formunda size yöneltilen ‘üye olduğunuz kulüpler’ ve ‘dernekler’ gibi ormanla ve çevreyle çok ilgili sorulara vereceğiniz yanıtlar, ‘ilahi’ bir değerlendirmeye alınacaktır. Forma yansıtacağınız tavrınızdan ‘mangalcı’, ‘vandal’, ya da ‘neron’ eğilimli olmadığınıza Şefler, Müdürler ikna olbilirse artık bu cennete üyesiniz demektir. Aksi halde dikenli tellerin dışında kalırsınız. Ben uzun zamandan beri Tanrı katında da sınıf ayrıcalıklarının devam ettiğini inançlı arkadaşlarıma söyler dururdum, alın işte size kanıtı! Halbuki ben ne derneklere, kulüplere, loncalara üye seçkinler gördüm, bizden kerttiklerini yedikten sonra şişip ardından günahlarından arınır gibi ter atmaya çalışırken, cipleriyle mipleriyle çöpleriyle tüketimleriyle düşünmeden fırlattıkları sıgara izmaritleriyle doğanın içine ediyorlardı. Neyse, böyle üyelikle filan uğraşmadan, daha basiti, eğer çalışmıyorsanız, ya da genç çalışanlara yönelik yapılan vergi indiriminden ötürü işsiz kalmış bir orta yaşlı iseniz, hafta içi, çalışma günleri buraya giriş serbest (09:00-17:00 arası). Ancak yanınızda ekmek arası atıştırmalık bir şeyler getirip bunları girişte saklamayı unutmayın.

Özel aracınızla geliyorsanız, Belgrad Ormanı yolu üzerinde, Maslak’ı geçtikten sonra Sarıyer yönünde devam edip, Bahçeköy-Kilyos sapağından sapınız ve Bahçeköy Kemerini geçer geçmez, bentleri gösteren ışıklı kavşaktan sapıp işaret lehvalarını izleyiniz.


Dingin bir ortamda kendimle başbaşa, süs bitkileri, bodur koniferler, Roseaeae, Pinus, Cedrus, Abies, Acer, Liquidambar, Cedrus, Quercus ailelerinin farklı üyeleriyle tanışma olanağım oldu. Burnumuzun dibinde, ormanın içinde işaretli lehvalı, gizli yeşil bir cennet. Üye değildim, hafta içiydi yani işsizdim, hurilerle o yüzden karşılaşmadım belki ama manolyalar ve nilüferler bana yetti. Ölümü beklemeden önce mutlaka görülmeli...

(http://www.meteorhaber.com/content/view/473/405/)