Skip to main content

Demavend'in gelincikleri

Dağmış, geziymiş, doğaymış hepsini bir kenara ittim, bu kez niyetimi bozdum bu gözü dönmüş sakallı allahsıza yol kenarında girişivereceğim.

Toplam kırk saatlik otobüs yolculuğunun ardından Tahran’a kazasız belasız ama bitkin bir şekilde ulaşmış ve arada hiç soluk almadan hemen kentin 'Doğu Garajı'ndan Gulestan eyaletinin Kümbed şehrine giden otobüse binip 2,5 saatte yol üstünde küçük bir yerleşim olan Polur’da araçtan güç bela inmişim. Binerken ve seyir sırasında göbekli muavini toplam üç kez uyarmama karşın Polur’a geldiğimizde beni uyarıp indirmedi ve ancak benim fark etmemle birlikte, yerleşim merkezine bir kilometre uzakta araçtan inebildim. Hani dalsam ve uyuyakalsam soluğu Türkmenistan sınırında alıvereceğim.

Polur 2200 metre irtifada Lar Gölü’nden ve Demavend’in yamacındaki Reinah’tan gelen yolun anayolla buluştuğu kavşakta kurulu küçük bir yerleşim merkezi. Köyün üst taraflarında kent dışından gelenlerin yaptırdıkları modern yazlık binalar mevcut. Tebriz’in tersine buranın halkı ne Türkçe ne de İngilizce anlıyor. Fırın bulup ekmek alma niyetimi yarım saatte on kişiyle cebelleştikten sonra ancak anlatabiliyorum. Sabırsız davranıp Polur’dan Reinah’a giden yolun başlangıcındaki bakkal dükkanından naylon poşet içerisinde hafif baharatlı şekerli çörek ve biraz beyaz soğan satın alıyorum.

Uzun bir aradan sonra çantam sırtımda, iki ayağımı nihayet yere sağlam basabilmenin keyfiyle havayı içime çekip yola koyuluyorum. Lar Gölü tarafından gelen akarsuyun dar bir boğazın içinden aktığı noktaya yapılan güzel köprünün üzerinden geçip, hafifçe yükselmeye başlayan yoldan yürümeye başlıyorum. Reinah’ın yaklaşık 9-10 kilometre uzaklıkta olduğunu biliyorum, ancak normal şartlarda yolun sonuna kadar gitmeyip ortalarda bir yerlerde, yukarıya doğru kestirme yaparak Güney rotasının birinci barınağı olan 3 bin metredeki Gusvensara’ya varmam gerekiyor. Reinah Polur’dan daha düşük irtifada (1990 metre) olduğu için yol bir süre sonra yükselmeyip kademeli olarak alçalıyor.

Saat 12’ye yaklaşıyor; hava güzel ve açık. Tahran’daki olaylar yatışmış; Maku’da beni otobüsten  indirip özellikle sorguya çeken sivil polis amirine derdimi güzelce anlatmış, pasaportumda kocaman iki kılıçlı vizesi sırıtan Cibuti’nin coğrafik konumunu açıklamış ve sorun yaşamadan buraya kadar gelmişim. Çok da rahatsız edici olmayan güneşin altında yürüyerek Polur’dan iki kilometre kadar uzaklaşmışken, siyah renkli bir Peugeot 504 yolun öte tarafında duraklıyor. Klakson çalan taksiler gibi değil tavrı; aracı durdurmuş ve bana elle Reinah’ı işaret ediyor. Ben tereddüt edince aracın arka tarafındaki şapkasını gösteriyor. Molla sakallı sürücü bana Polur’da polis olduğunu ve Reinah’a gideceğini, istersem beni de götürebileceğini anlatmaya çalışıyor. Davetini misafirperver ve gönüllü, iyi niyetli bir ‘otostop’ kapsamında algılıyorum.

Benim yaşlarda olan polis sürücünün adı Moktadır. Bu kışın çok yağışlı geçtiğini ve sık sık görevi icabı sıkca Reinah’a gidip geldiğini sevecen tavırlarla anlatıyor. Herkesle olduğu gibi onunla da yine İbrahim Tatlıses ve İstanbul muhabbeti yapıyoruz. Yaklaşık dört beş kilometre yol aldıktan sonra gözümü ayırmadığım bulutlarla kaplı Demavend Dağının eteklerinde Gusvensara barınağının parlak altın kubbesini fark ediyorum. Ancak barınak çok kısa bir süre tekrar gözden kayboluyor. Polur’a 5-6 kilometre uzaklıkta yol üstünde İran Dağcılık Federasyonunun Gusvensara’yı ve güney rotasını işaret eden büyük turuncu lehvasını görüyorum. Moktadır’ı uyarıp burada inmek istediğimi söylüyorum. Tam arka koltukta dinlenen çantamı alacak iken Moktadır aracın benzin yaktığından bahisle benden 5000 Tümen istiyor. Tahran’dan buraya kadar 3 saatlik yolu 3000 Tümen ödeyerek gelmişim ve bu din kardeşim benden beş dakikalık otostop için 5000 Tümen istiyor. Önce anlayamıyorum ama pırıl pırıl parlayan gözlerindeki çirkin ısrarı fark edince işin rengini hemen kavrıyorum: bu turistsiz sezonda herif beni gözüne kestirmiş!

 

Bu mesleğine çok uygun davranan molla kılıklı dallama benden 1000 Tümenlik yol için beş mislini talep ediyor. Hem de çok dostane bir otostop daveti ertesinde. Üzerimde yerel para olarak sadece 500 Tümen var, paranın geri kalanı burada da kıymetini yitirmeyen büyük şeytan Amerika’nın doları. Yorgunum ve bu adamla uğraşmak istemiyorum; pazarlık sonucu ücreti 2000 Tümene indirmeyi başarıyorum ancak bu kez ona uzatmış bulunduğum 10 USD’den para üstü olarak 8000 Tümen iade etmeyi reddediyor. Bana 10 USD’yi ver, dağdan dönüşte benden alırsın demeye getiriyor. ‘Ben Polur’un güvenilir polisiyim’ demek istiyor, aracın arkasında soylu bir şekilde dinlenen şapkasını göstererek. “Senin şapkana da sakalına da....”. On dakika süren tartışmamızdan sonra parayı alamayınca bu kez kolumdaki saate, su kabıma sulanıyor.

Tavrımı sertleştirip 500 Tümeni vererek dağa vuracak iken, barınağa giden toprak yolu düzeltme işinden dönen bir dozer, beklenmedik bir şekilde yukarıdan yanımıza yaklaşıyor. Dozerin operatörü ve yanındaki müteahhit kılıklı uzun boylu adamın yaklaştığını görünce, Moktadır yeniden güç kazanıyor ve gözleri parlamaya başlayarak daha da fazlasına muktedir olduğunu gösteriyor. Köylülerine, yurttaşlarına durumu heyecanla ağzından tükürükler savurarak anlatıyor; operatörün yanındaki uzun boylu adam ona Farsça doları almasını ve para üstünü vermesini söylüyor ama Moktadır ona niyetinin bu kadarla sınırlı olmadığını anlatmaya çalışıyor.

 

Teke tek’ten birden yabancı sahada bire karşı üçe düşen durumum çok iştah açıcı görünüyor olmalı ki bu kez daha güçlü yüklenmeye başlıyor. Bana birlikte Reinah’a gidip burada parayı bozdurmayı teklif ediyor. Son sıyrılma girişimim ertesinde benden bu kez pasaportumu isteyip ‘polis’ olduğunu hatırlatmaya çalışıyor. Bu sonradan sahneye girenler olmasa bu allahsız sakallı polis memuru Moktadır’in ağzına sokuşturacağım 10 USD ile canlı canlı volkanik toprağa gömüp tepesine de bir gelincik dikeceğim, ama konjonktür buna pek uygun görünmüyor. Hem buraya dağa çıkmaya geldim, öyle değil mi? Tekrar arabaya binip hızla Reinah’a gidiyoruz. Askeri birliğin orada Amcam kapıdaki nöbetçiye klaksonuyla selam veriyor (ayy çok korktum...). Saat 14:30 civarı ve kasabadaki her yer kapalı. Tek açık dükkan yok. Doğrudan Dağcılık Federasyonunun binasına gidiyoruz ama orada da kimse yok. On dakika bekledikten sonra neyse ki sevimli tavırlarıyla görevli Ahmad Faramarzpour çıkageliyor. Şoförün anlattıkları ertesinde bana istediği fiyatın makul olduğunu söylüyor. Adamcağız taksiyle Tahran’dan geldiğimizi sanmış. Ona iki üç kilometre ancak gittiğimizi anlatıyorum. Tekrar şoförle bir şeyler tartışıyor ama bir türlü sakallıyı ikna edemiyor. Sonuçta on doları o bozmayı öneriyor. İran’da 1 USD yaklaşık 1 000 Tümene eşit (980’li küsüratlar...). Yardımsever dağ rehberi Ahmad beni bu sakallı beladan kurtarabilmek için bizim parayı 800’den bozuyor ve bana 8000 Tümen iade ediyor. Ben bunun 3000’ini şoföre verecek iken şoför bu kez Reinah’a gidip geldiğimiz için benden paranın hepsini istiyor. ‘Senin Allah belanı versin’ deyip ard arda küfürler savuruyorum. Daha da ağırını söyleyeceğim ama belki de Farsça anlaşılır diye kokuyorum. Herif dinime küfür etti filan derse kırbaçlanmam içten bile değil. Benim Avrupalı kafamdan çok onun molla kılığına itibar edip inanacakları kesin gibi.

 

Saat bir hayli geç oldu bu kez yukarıya yetişemeyeceğim, şoföre tamam diyorum ve yola koyuluyoruz. Allahsız Moktadır bana eliyle saatini göstererek ‘namaz saatini kaçırdım’ diyor. ‘Senin dinine de, namazına da... Pis soyguncu...’ deyip apdestimi bozunca aracı geri çevirip polis karakoluna yöneliyor. Parmağımla Hezbollah işareti yapıp ‘yukarıda Allah var...’ ile başlayarak içerisinde bol Tanrı sözcüğü geçen daha dini içerikli cümleler kuruyorum. Vazgeçip yeniden yukarıya yöneliyoruz. Hızla Gusvensara’ya giden toprak yolun başlangıcının bulunduğu 2500 metredeki lehvanın önüne geliyoruz. Ön koltuğa bir 5000 Tümen fırlatıp aracın fotoğrafını çekip arkama dönmeden hızla yola koyuluyorum.

 

Artık doğayla başbaşayım: Demavend’in zirvesi bulutlara gömülmüş. Yolu aynen izlemeyip kestirmeler yaparak yükselmeye başlıyorum. İşin kötüsü Gusvensara barınağı aşağıdan, bulunduğum noktadan hiç görülmüyor. Yeşil çimenler arasında kocaman kırmızı gelincikler görüyorum. Hiç bu kadar büyüğünü görmemiştim; yaklaşık bir metre boyundalar ve çiçek başları küçük bir kavun büyüklüğünde (biraz abarttım galiba iri bir elma demek daha uygun olur). Geçen yıl Yedigöl yaylada bunların turuncu renklilerinden yarısı büyüklüktekilerini görmüş ve defalarca fotoğrafını çekmiştim, ama buradakiler çok daha büyük ve güzel. Ben yukarıya doğru yükselirken Demavend’in zirvesinden kopan bir bulut gök gürültüsü eşliğinde yamaçlara yağış bırakmaya yelteniyor. Neyse ki yeni esmeye başlayan rüzgârın etkisiyle bulunduğum kesime çok yağmur damlası düşmüyor. Gelincikleri izleyerek iki buçuk saatte yaklaşık beş kilometre ötedeki Gusvensara’ya varıyorum. Barınağa ancak son tepeyi aştığımda görüyorum. Toprak yol olmasa yönümü bulmakta biraz zorlanacağım. Mescidin altın sarısı kubbesini görünce rahatlıyorum. Yol boyunca hiç su kaynağı yoktu ve nihayet burada içecek su bulmayı ümit ediyorum. Mescidin yanındaki küçük binada İran Dağcılık Federasyonuna ait Kürt kökenli üç arkadaş ile tanışıyorum. Bana çay ikram ediyorlar. Görevlilerden biri, birinci ve ikinci barınak arasında lojistik ve katır nakliyesinden sorumlu. Bir diğeri ‘Bargah-ı Sevom’ adı verilen 4100 metredeki ikinci barınağın sorumlusu. Genç olanları ise Gusvensara’dan sorumlu. Hepsinde de gerektiğinde Reinah ile temas kurabilecek yetenekte telsizler mevcut. Bana burada içecek su olmadığını, istersem 500 Tümen karşılığı 1,5 litrelik pet şişe satın alabileceğimi söylüyorlar. Aynı durum 4100 metrede de söz konusuymuş. Bu kış olağanüstü derecede kar yağdığı ve bu yağan karlar henüz erimeye başlamadığı için böyle bir su sorunu ortaya çıkmış. Genç görevli federasyonun antetli kağıdından dağa çıkış için 50 USD ödemem gerektiğini anlatmaya çalışıyor bana. Hemen ödemeyi yapıp karşılığında sinema bileti gibi bir şey alıyorum. Bunun delikli ikinci bir parçasını Bargah-ı Sevom’da koparacaklarmış. Eğer barınaklarda kalmak istiyorsam ayrıca bir 5 USD daha ödemem gerekecekmiş. Ben bu garip tarifeler karşısında yorulup ‘ben dışarıda kalacağım’ diyorum. Ne de olsa çadırım var. Kardeş ülke filan diyoruz ama biz bu adamlara Ağrı Dağı’nda diplomatik karşılıklık esasına göre aynı uygulamaları neden yapmıyoruz diye düşünmüyor de değilim. Görevliler bana bu mevsimde alışılagelmişin dışında dağın çok tenha olduğunu anlatıyorlar. Ancak hafta sonları birkaç İranlı geliyormuş. Temmuz ortasından itibaren buraların insanla dolacağını söylüyorlar. Üç hafta önceki kazada zirvede yaşamını kaybeden üç İranlı dağcı ile ilgili bildiklerini anlatıyorlar. Dört kişilermiş, tecrübesizlermiş, içlerinden biri bayanmış, yukarıda hava aniden bozunca yollarını yitirip panik yapmışlar ve ancak içlerinden biri aşağıya inmiş diğerleri soğuktan donarak ölmüş. Yaşanmışlıklara ilişkin bu ‘deforme’, ikinci elden anlatımların ayrıntısına çok da takılmadan iki bardak çayımı içtikten sonra çat pat, İngilizce ve yarı Türkçe anlaştığım Kürt arkadaşların yanından bir şişe su satın alarak ayrılıp, barınağın 500 metre yukarısında gözüme kestirdiğim yeşil düzlüğe yerleşiyorum. 3000 metrede yorgunluğumu tam olarak üzerimden atamadığım güzel bir uyku çekiyorum.

 

 

Sabah 06:00 dolaylarında çadırımı toparlayıp, on dakika önce hemen arka taraftaki patikadan yukarıya yönelen dört kişilik dağcı grubunun ardından yola koyuluyorum. Hedef uzaktan bir sırtın üstünde karaltı ve gölge şeklinde beliriyor. Görünen Bargah-ı Sevom’da geçen yaz yeni yapılan büyük taş bina. Yaklaşık bir beş kilometrelik yol var, ancak gittikçe artan eğimin etkisiyle sık sık ara vermek zorunda kalıyorum. Yolda İranlı grubu yakalıyorum ve fırsat buldukça sohbet ediyoruz. Üçü Kürt, bir tanesi ise Tebrizli ve Azeri kökenli. Bana büyük saygı ve ilgi gösteriyorlar.

Yürürken en başa lider konumuna alsalar da bir süre sonra onların hızını kesmemek için ısrarla beni geçmelerini istiyor ve soluklanarak arkalarından gelmeyi tercih ediyorum. Bargah-ı Sevom’u uzun bir süre gözden yitirdikten sonra, son beş yüz metrelik kısımda barınak yeniden ortaya çıkıyor. Dağın zirvesi bugün de kapalı; ve biz dört bin’lere yaklaştıkça hava soğumaya, güneş ise gölgelerin ardına daha sık gizlenmeye başlıyor. Son kısımlarda kar kümeleri artıyor ama henüz mataramı dolduracak düzeyde akan bir su kaynağıyla karşılaşamıyorum. Son dik rampada irtifanın da etkisiyle bir hayli yavaşlıyorum. Bargah-ı Sevom’un yerleştiği sırt tamamen karla kaplı. Ancak kayaların üstündeki karlar erimiş. Sırtın alt kısmında kalan ve iki adet silindir yapılı rüzgâr barınağının bulunduğu bölge yerine, geçen yıl malzemeleri helikopterle taşınarak yapılmış iki katlı taş barınağın batısındaki üç metre genişliğindeki dar, ama zemininde kar bulunmayan alana çadırımı kuruyorum. Kazıkları çakacak yer yok, mecburen üst tenteyi iple sette taşları tutmak için kullanılan çelik ağlara bağlayarak gerdiriyorum. Bir şeyler atıştırıp üstüme içlikleri ve montumu giydikten sonra İranlıların yanına barınağa gidiyorum. Ali uyanık ve dağa aklimatizasyon çıkışı yapmak üzere hazırlanıyor. Ben çadırla uğraşırken arkamızdan iki tane Avustralyalı dağcı gelmiş. Onlarla İngilizce anlaşmaya çalışıyorum. İki haftadır bölgede olduklarını ve dağa çıkmak için uygun havayı beklediklerini anlatıyorlar. Aşağıda Reinah’ın oradaki kaplıcalarda oyalanmışlar. İki hafta önce Gusvensara’nın da karlar altında olduğunu söylüyorlar. Bu yıl gerçekten olağan dışı bir iklim yaşanıyor bölgede (benim şansıma). Ağrı’da, Savalan’da da durum aynı. Barınağın içerisindeki yemekhanede hava sıcaklığı dışarıdan daha düşük, ağzımızdan su buharları çıkıyor. İçtiğimiz çay da içimizi ısıtmıyor. Görevlinin henüz yukarıya çıkmamış olmasından yararlanıp bidonlarla taşınan içme suyundan pet şişe ve mataramı dolduruyorum. Bargah’ta su için yukarıdan, kar buz yığınlarının olduğu bölgeden su boruları döşenmiş fakat bulutların ve kapalı havanın etkisiyle bugün erime olmadığı için hiçbir şekilde su akmıyor.

 

Ali yanına küçük el telsizi ve düdüğünü alıp batonlarının yardımıyla bulutun içerisine hızla girerek  gözden kayboluyor. Gitmeden bize iki saat içerisinde geri dönmezse şu an odalarında uyumakta olan arkadaşlarını uyandırıp haberdar etmemizi istiyor. Ben soğuyan havanın da etkisiyle çadıra dönüp uyku tulumunun içerisine dalıyorum. Bugüne kadar en çok 4050 metre yüksekliğe Süphan Dağı’nda tırmanmıştım. Fakat ilk kez bu yüksekliğin biraz üzerinde 4100 metrede kamp kuracağım. Başım ağrımasa da üzerimde yol yorgunluğunun da etkisiyle feci bir ağırlık var. Nabzım da çok hızlı atıyor (100 civarında). Her üç soluğumdan birinde derin nefes almak zorunda kalıyorum. Çorba içip soğanla bir güzel karnımı doyuruyorum. Üstüne de çayımı içip sıvı alımını sürdürüyorum. Kısmen ısınmayı başarsam da gözüme hiç uyku girmiyor. Çadırın dış tentesine tıkır tıkır bir şeyler vuruyor. Kafamı dışarıya uzattığımda kar yağışının başladığını anlıyorum. Bir süre sonra Ali’nin bize verdiği iki saatin dolduğunu fark ediyorum. Zaten içeride uyumakta olan arkadaşlarından biri de onu merak edip benim çadırın bulunduğu bölgeye gelmiş. Israrlı ve sürekli anonslara yukarılardan hiç yanıt gelmiyor. Zirveye doğru bakıyoruz ancak yoğun bulutun içerisinden hareketli herhangi bir gölge seçemiyoruz. Yarım saat kadar uğraştıktan sonra tam aşağıdaki federasyon yetkililerine durumu haber verip yukarıya ayak izlerinden hareket ederek bir araştırma ekibi göndermeyi tartışırken Ali’nin telsizde cızırdayan sesi sözlerimizi bölüyor. Bir süre sonra da yukarıda, yoğun bulutun içinden bir gölge ağır ağır bize doğru doğru inmeye başlıyor.

 

Ali batak karda ıpıslak olmuş ayakkabısını ve çoraplarını kurutmaya çalışırken, biz de diğer arkadaşlarla barınağın içerisinde çayımızı yudumluyoruz. Arkadaşlardan biri müzisyen, düğünlerde ve kutlamalarda org çalıyor. Ebru Gündeş’e aşık olmuş. Ben onu bu tutkusundan ‘sana göre biraz yaşlı filan’ deyip vazgeçirmeye çalışırken diğer arkadaşları dalga geçiyor. Yarın sabah 05:00 civarında birlikte çıkmak üzere sözleşiyor ve çadırıma uyumaya gidiyorum.

 

 

Hava buz gibi; ama uykuya dalamamamın nedeni soğuk değil, irtifa ve yorgunluk. Derin nefes ve hızlı nabız durumu aynen devam ediyor. On dakika olsun uyuyamadan sabahı ediyorum. Bizim İranlılar çadırın arkasından kar/buz üzerindeki izlerin oluşturduğu patikaya girmeden önce bana sesleniyorlar ama hareket edecek halim yok. Dışarıya çıkıp gece hiç uyuyamadığımı anlatıyorum ve bensiz devam etmelerini istiyorum. Onlar gittikten sonra da çadıra girip bir şeyler atıştırıyorum. Bir saat sonra sıcacık güneş çadırımı aydınlatıp içeriyi ısıtıveriyor. Güneşin verdiği enerjiyle güç toplayıp, küçük çantamı hazırlayarak dışarıya atıyorum kendimi. Dağın zirvesinde hiç bulut yok. Ancak zirve yolunda atmosfere gaz salınan yerden çıkan zayıf bir kükürt dumanı toplanmaya fırsat bulamadan rüzgârın etkisiyle dağılıp gidiveriyor. Belirgin izleri takip ederek kar üzerinden yukarıya çıkmaya başlıyorum. Rota yaklaşık beş yüz metre sonra %40'lar oranında bir hayli dikleşiyor ve genelde kar çok batak olmasa da kimi yerlerde diz boyu batarak zorlukla ilerliyorum. Yukarıda bizim İranlıları çok net görebiliyorum. Halbuki aramızda bir buçuk saatlik fark var. Eğim çok dik olduğu için çok da uzağa gidememişler.

 

Saat ona doğru adımlarımın hızı bir hayli düşüyor, yoruluyorum ve sık sık soluklanmak üzere mola veriyorum. Güneş olmasına rağmen hava henüz çok soğuk ve balaklava ve eldivenlerimi çıkarma ihtiyacı duymuyorum. Beş bin metreye yakın bir noktada İranlı gruptan ayrılıp, dik eğimde ayaklarıyla kontrollü bir şekilde aşağıya kayarak dönen arkadaşlarla karşılaşıyorum. Bana kuzey tarafından kötü havanın geldiğini ve bu yüzden geri döndüklerini, aynı şekilde diğerlerinin de dönüş yolunda olduklarını anlatıyor. Bulunduğumuz nokta güneş altında, ama dağın zirvesi giderek bulutla kapanmaya başlıyor. Benim de devam etmememi, gerekirse yarın bir kez daha denememi istiyorlar.

Zaten adım atacak halim yok, dedikleri gibi yapıp yavaş yavaş çıktığım yerden aşağıya iniyorum. Dik eğimde dengemi kaybetmemek için topuklarımı kara saplayarak ve geniş adımlar atarak yürüyorum. Aşağıda eğimin azalmaya başladığı noktada önümdekiler aşağıya popolarının üstünde kayarak büyük bir coşkuyla iniyorlar. Zirveye çıkmış çıkmamış hiç umurlarında değil. Nasıl olsa bu uğruna her şeyi verebilecekleri dağ havasını solumak için tekrar buralara gelecekler.

İki saat sonra çadırın yanına geldiğimde, tozluksuz olduğumdan sırılsıklam olan çoraplarımı değiştirip uyku tulumuna süzülüyorum. Bir saat sonra zirveyi saran bulutlar bulunduğumuz yeri de kaplıyor ve yine yağmur ve kar karışımı bir yağış başlıyor. Tulumun içerisinde yarı baygın bir şekilde dinlendikten sonra, saat 16:00 civarı nihayet güneş tekrar yüzünü gösteriyor. Sabahki İranlı ve Avustralyalılar çoktan geri dönmüş, yerlerine Avusturyalı orta yaşlı iki profesyonel dağcı gelmiş. Sığınağın batıya bakan yüzünde yitmekte olan güneş ışınlarından yararlanmaya çalışıyorlar. Ben de ayakkabılarımı iyice kurutmak ve su almak üzere dışarıya çıkıyorum. Dağcılarla kısa bir sohbetin ardından sığınağın arkasındaki borudan çok ince de olsa su aktığını fark ediyorum. Hemen şişelerimi alıp sularımı dolduruyorum. Sabah bir posta kar suyu eriterek su elde ettiğim için suyu bu şekilde bulmak hoşuma gidiyor. Akşam yemeğimi yiyip erkenden tuluma süzülüyorum. Ama yine aynı nabız ve solunum problemini yaşamaya devam ediyorum. Sanki hastalanmış ve ateşim varmış gibi sersemleşmiş durumdayım. Bu kez aralıklarla da toplamda bir iki saat uyumayı başarabiliyorum.

 

Sabahın erken saatlerinde çadırın eğreti bağlantılarını zorlayan rüzgârın soğuttuğu çadırda kahvaltımı edip çıkmaya hazırlanırken Avusturyalılar çadırın arkasından yola koyuluyorlar. 45 dakika sonra ben de ardlarından rotaya giriyorum. Bugün dağ daha da tenha görünüyor. Avusturyalılar önümde ağır ağır ama istikrarlı bir şekilde yükseliyorlar. Rampayı dimdik çıkmak yerinde ayaklarındaki kramponların da yardımıyla yamacı zigzag yaparak, hafif eğimle tırmanıyorlar. Güneş tepemizde olmasına karşın bugün rüzgâr çok şiddetli estiği için kar erimemiş ve çok sert. Ben zaten çadırın ardından hemen kara girmek yerine, barınağın oturduğu sırtın arkasındaki kayalık rotadan devam ederek tırmanmayı tercih ediyorum. Buradaki rota bayraklarla işaretlenmiş. Karda dimdik yükselmeye çalışmak yerine burada hafif eğimle kıvrılarak giden patikayı kullanmak çok daha mantıklı. Ancak sırtın doğu tarafında, kayalıkların hemen ardında derin bir uçurumlar var. Bu yüzden burayı açık havada kullanmakta yarar var; bulutun içinde bir iki metrelik bir sapmayla sırtın doğu yüzündeki derin kayalık uçuruma yuvarlanma tehlikesi çok yüksek.

 

 

Yükseldikçe rüzgârın şiddeti de artıyor. Ellerimdeki uyduruk yün eldivenler pek işe yaramıyor ve üşümeye başlıyorum. Balaklavanın üstünden taktığım dandik güneş gözlüğü burnumdan süzülen soluğumun etkisiyle sık sık buharla kaplanıyor. Bir süre sonra sinirlenip gözlüğü fırlatıyorum. Taşlık sırtın sonunda zorunlu olarak kar/buz üzerinden tırmanmaya devam ediyorum. Bu sert kar üzerinde neyse ki kışlık sert tabanlı ayakkabılarım var. Yoksa ilerlemem mümkün olamazdı. Dik rampada bir yandan yukarıda cebelleşen Avusturyalıları izlemeye çalışırken, bir yandan da soluklanıp dinlenerek devam etmeye çalışıyorum. Dağın zirvesi rüzgârın şiddetiyle hızla hareket eden bulutlarla kaplanmaya başladı yine. Beş bin metreleri aşmış durumdayım. Rampanın sonunda eğimin azalmaya başladığı noktaya ulaşmama birkaç metre kalmışken Avusturyalıların bozan havanın etkisiyle geri döndüklerini görüyorum. Soluklanarak yoluma devam ederken dağın zirvesi bembeyaz bulutlarla kaplanıveriyor ve Demavend’in doğusundan hızla gelen daha alçak gri bulutlar üstüme yöneliyor. Güneşi bulutların ardında yitirince esen rüzgârın etkisiyle soğuyu daha da fazla hissediyorum. Üşüyorum; yorgunum; uykusuzum; bulunduğum kesim birazdan tümden bulutun içerisine girecek... Geri dönüyorum. On dakika sonra Avusturyalılar da yirmi metre yanımdan asık suratlarla aşağıya iniyorlar. Ben bu kez kayalık sırttan değil doğrudan dik kar/buz rampadan iniyorum. Ara sıra kara batıp dengemi kaybederek düştüğüm de oluyor ama bereket hemen toparlanıp tutunuveriyorum. Kendimi koyuversem bu dik eğimde hızla aşağıya uçup yer yer karların arasından çıkıvermiş kayalara çarpmam içten bile olmayacak.

 

Bulutların içine girip kar ve dolu karışımı yağış altında bir saat daha yürüdükten sonra en sonunda barınağa varıyorum. Çadıra girip uyku tulumunda içimi ısıtmaya çalışıyorum. Sonra yağışın duraksadığı bir aralıkta gücümü biriktirip hızla çadırımı toparlıyorum ve aşağıya inmeye başlamadan önce su doldurmak istiyorum ama nafile, bugün yeterince güneş olmadığı için herhangi bir erime de olmamış. Yorgun argın, ağır ve aksak adımlarla, bitmiş tükenmiş bir şekilde aşağıya inmeye başlıyorum.

 

Bu dağın da havasını soluyup, ‘havamı’ aldım. Uçak koridorları dışında ilk kez beş bin metrelerin üstüne tırmanarak yürüdüm. Her ne kadar ‘yürüyerek’ çıkılan bir dağ da olsa, iyice dinlenip adam gibi beslenmeden ve ‘yaz’ koşullarında olunmasına rağmen, ‘kış’ koşullarına (özellikle de Haziran ayında) uygun donanım olmadan Demavend’in zirvesine rahatça çıkılamayacağını anladım. Aslında yeniden 3 000 metreye inip, bir iki gün dinlenip güç topladıktan sonra yeniden 4200’e çıkarak zirveyi zorlamam gerekirdi ama içinde bulunduğum ruh hâli bunu yapmama pek uygun değil. Cibuti’den sonra üstümden atamadığım ağırlık ve vücut yorgunluğu, hastalıklar, acil servisler, giderek benden uzaklaşan çocuklar, kırık karneler, taşınacak ev, inşaat durumu, araziyle ilgili gelişmeler filan derken iyice bunaldım. Dağ havası da bu sıkıntıyı dağıtmaya yetmedi. Buraya bir kez daha, zirvedeki donmuş keçilerin fotoğrafını çekmek için geri gelir miyim bilmiyorum. Belki de Murat’la birlikte havayoluyla geliriz. Moktadır'a denk düşeriz yine; onun şansızlığına...

Aşağıya inerken sıkça koyun/keçi sürüsüyle karşılaşıyorum. Sürüyü kollamakla görevli iri çoban köpekleri bu coğrafyadaki sırt çantalı dağcı hareketliliğine çok ilginç bir şekilde alışmışlar. Havlıyorlar, ama kimseye saldırmıyorlar. Dağcılığın kutsandığı bu ülkede köpekler de üzerilerine düşeni yapıp tüm konukseverliklerini gösteriyorlar. Yol boyunca beni kovalayan yağmur mescide yaklaşınca azalıyor. Gusvensara yine ıssız görünüyor. Bir iki hafta sonra burada kalabalık bir dağcı topluluğu olacak ve insanlar kuyruğa girmiş gibi arka arkaya patikalarda sıralanarak dağa çıkmak üzere yola çıkacaklar. Aynı düzlükte çadırımı kurup iki gün aradan sonra nihayet uykuya dalabiliyorum.

 

Sabah kafama göre uyanıp, geldiğim yoldan aşağıya anayola doğru iniyorum. Yolda ortalığı yıkarak rampayı tırmanan eski bir Mercedes kamyonun sürücüsü bana mescidi soruyor. Yine iri gelinciklerin fotoğraflarını çekip Polur yoluna nihayet çıkıyorum. Damperli bir iki kamyonun dışında yoldan tek tük bir iki özel araç geçiyor. Vadinin karşı tarafındaki Elbruz dağlarının fotoğraflarını çekerek ilerlerken iki Kürt köylüsüyle karşılaşıyorum. Türk olduğumu öğrenince çok seviniyorlar ve beni sarılıp öpüyorlar (halkların kardeşliğinin yurtdışında tezahürü!). Dağa ot toplamaya çıkmışlar. Kir pas içerisindeki giysileriyle çok da uyuşmayan son model cep telefonlarıyla benimle hatıra fotoğrafı çekiyorlar. İki Türk dağcısıyla karşılaşsam herhalde bu kardeşlerim kadar içten davranmazlardı. Birbirimize sarılıp, kucaklaşıp ayrılıyoruz.

On dakika sonra, Gusvensara yolunda karşılaştığım kamyon beni fark edip az ötede duraklıyor. Gulestan’lı Türkmen kardeşlerim Tahran’a gittiklerini ve arzu edersem beni de götürebileceklerini söylüyorlar. Aracın önünde, şoför ve arkadaşı dışında termos ve koparılmış dev gelinciklerin arasında sırt çantamla bana da yer çıkıyor. Güle oynaya muhabbet ederek ve mola verdiğimiz yerden aldığımız baharatlı dondurmaları yiyerek zevkle Tahran’a ulaşıyoruz.

Birkaç saat önce Demavend’in eteklerinde, yemyeşil halıya serpiştirilmiş dev gelincikleri aydınlatan sevimli parlak ışık küresi şimdi koskocaman devingen bir kentin yüzeyini pişirip kavuruyor. Motorsikletler bağıra çağıra vızıldayan eşek arıları gibi caddeleri sarsıyorlar. Burnumdaki yanık yarası zonkluyor: ısı 40 derece, ayakklarımdaki botlara baktıktan yüzümü göğe çevirip güneşe tebessüm ediyorum: anne-babaya gülümser gibi…

fotoğraflar için (http://www.osmansoysal.com/photos/view/1.html#5356188342321424721/1)