Skip to main content

Akdere'den Altıparmak Dağı'na

Pişkenkaya’dan sevgili dostum Sinan’ın tarifine uyarak, koyu yeşil tonlarında, olağanüstü güzel ve bakir bir doğaya sahip Karadere Vadisi’nden aşağıya inip, vadinin doğusundan yamaçtaki taştan yapılı küçücük su değirmenlerinin arkasındaki ladin ve çam ormanını aşıyorum. Sabahın erken saatlerinde bu kadar gür ve sık ağaçlık bir alana girmiş olmanın tedirginliğiyle, yolum üzerindeki muhtemel ayıları kaçırmak için sık sık ıslık çalıyor ve yüksek sesle şarkı söylüyorum.

Boş evli güzelim yaylaları aştıktan sonra, ormanın en karanlık noktasında nereden geldiği ve nereye gittiği belli olmayan, inişli çıkışlı, bazen daralan bazen de genişleyen belli belirsiz bir patikada, ağaçların mavi-yeşil gölgeliğinde iddiasız, sade bir mezarın yanından geçiyorum: Yaşamın biricik görsel özeti. Ağaçlık alanın sonunda, Nebisatgur’a doğru uzanan, havaalanı kadar geniş çimenlik ve düzlük bir alana varıyorum.

Ara sıra yemyeşil otların arasında kaybolan patika Nebisatgur’un doğu yamaçlarına dönüyor ve yamaçtan insan eliyle yapılmış eski bir su arkıyla birlikte devam ediyor. Sağda, aşağıda tek tük evleriyle Amanesket görünüyor. Akdere vadisi kısmen ağaçlık, çok güzel dağ manzaralarına sahip kocaman bir çanak. Bulunduğum yerden soldan sağa Nebisatgur, Altıparmaklar, Altırparmak zirvesi, Marsis ve geride daha da doğuda Karataş yer alıyor. Akdere’nin öte yamacında, Amanesket’in tam karşısında şirin evleriyle minik Naznara yaylası bulunuyor.

Çok eskiden buralarda yaşanan bir veba salgını felaketinde, hayatta kalabilen insanların hastalıktan kurtulmak için vadinin daha da yukarılarına kaçtığını anlatıyor yayla sakinleri. En üstte Karagöl’ün kıyısına kadar kaçanlar olmuş. Salgından sadece ağzında devamlı sipsi türü bir düdüğü çaldıran yaşlı bir kadın kurtulmayı başarmış. Söylenene göre kadıncağız çalgıyı bir an olsun elinden bırakmamış ve tek elle dahi olsa hastalıktan ölenlere karşı son görevini yerine getirmiş. Barhal’ın büyük bir kısmında olduğu gibi bu yaylanın erkeklerinin de büyük çoğunluğu bir şekilde İstanbul’daki ünlü muhallebicilerde çalışmış ya da çalışmaya devam ediyor. .

Arkın yanı sıra ilerleyen patika zamanla Nebisatgur’un altından dolanarak Karagöl’in altına doğru yükseldikçe daralan çanağa giriyor. Karşıda Altıparmakların oluşturduğu duvara, solumdaki Nebisatgur’a, sağımda yer alan Altıparmak Dağının sıra dışı manzarasına bakmaktan önüme bakamıyorum. Oysa patika yavaş yavaş dikleşmeye başlıyor. Karagöl’e vardığımda, gölün hemen yanındaki taş duvarları sağlam kalmış ve barınak haline getirilmiş kalıntıları görünce veba salgını geliyor aklıma. Göl çok büyük ve derin değil ama bulunduğu dar alana çok güzel oturmuş ve çevresindeki lacivert dokunun rengini taşıyor. Kuzey kıyısına yakın küçücük bir adacığı var. Çanağın vadiye bakan güney sınırında tek parça hâlinde büyük kayalar bulunuyor. Kayaların arasındaki küçük çimenlik alanda 5–6 çadırlık kamp alanı mevcut. Çok uzaktan Altıparmak sivrilerinden sıyrılan rüzgârın fısıltına karışan bir düdük sesi duyuluyor.

Gölün hemen öte tarafından Altıparmak Dağına doğru yönelen patikaya giriyorum. Çok dik olmayan bir eğimle, yer yer önüme çıkan iri kaya parçalarını da aşarak yükseliyorum. Dağın güney yamaçlarının ortalarında karşıma çıkan taş işaret babalarını izlemeye başlıyorum. Son kayalık bölüme gelmeden daha kolay geçilen yumuşak eğimli ve kısmen ota kaplı bölgeyi de aşıyorum. Buradan itibaren yaklaşık elli metrelik dik çarşak zemini de aştıktan sonra nihayet kayalara elimi sürmeye başlıyorum. Dağa asıl şimdi temas ediyorum. Birinci kulenin altındaki dik sırta ulaşıyorum. Buranın Marsis’e bakan yüzü ve aşağıdaki derin uçurum ürkütücü ve kışkırtıcı. On dakika sonra dağın Didvake’ye bakan yüzüne dolanıyorum ve birinci kuleye boşluk hissi uyandırmayan iki derecelik tırmanışlarla varıyorum. Aşağıdan baktığımda bulunduğum yer zirve gibi görünse de, oturduğum dar alandan asıl zirvenin buranın kuzey doğusunda yirmi metre kadar uzakta olduğunu anlıyorum. Dar ve kaya engelleriyle dolu sağı solu uçurum bir sırt hattından ulaşılan bu yere gitmekten vazgeçiyorum. İstedikten sonra bahanem çok zaten; kuzeyde Altıparmakların arkası göz alabildiğine uzanan bir bulut denizi görülüyor. Oralarda yağış olduğu kesin. Altı adet sivrinin arasından benim bulunduğum güney tarafına hızla esen rüzgârın desteğiyle sızmaya çalışan bulutlar bulunuyor. Bu tarafa geçen bulutlar güneybatıdan esen rüzgârın etkisiyle dağılıyor. Çevremi 360 derece izliyorum. Kaçkar zirve ve Verçenik dahil silsilenin yüksek dağları buradan kolayca görünüyor.

Hızla inmeme rağmen bu kesimde de birikmeye başlayan bulutların bıraktığı güçsüz yağmura yakalanıyorum. Rüzgâr daha da hızlanıyor ve kuzeye dönüyor. Yeri geldiğinde kaya düşerek inişi hızlandırıyorum. Amanesket’e doğru sırttan dik olarak alçalan patikada İsrailli gençlerle karşılaşıyorum. Kaçkarların bu kısmını kalabalık bir İsrailli öğrenci grubu ziyaret ediyor. Ancak yöre halkı bunların çevreyi kirletmelerinden, yaylalarda hiç para harcamamalarından ve yer yer dağların zirvelerindeki (Kaçkar zirvede bizzat ben şahit oldum) Türk bayraklarını indirip, yerine kendi okullarının mor renkli flamasını asmalarından çok şikayetçi.

Arıktan akan buz gibi suda elimi yüzümü yıkadıktan sonra ocakta çay için su ısıtırken, Amanesket’in üst tarafındaki düzlüğe kurduğum çadırın kapısından, Karagöl’ü kaplayan bulutlardan esen yelle bana kadar taşınan yağmur damlalarını izliyorum. Yarın buradan ayrılacak olmanın acısı şimdiden içime çöktü bile. 

 

(http://www.meteorhaber.com/content/view/514/)

 

fotoğraflar için (http://www.osmansoysal.com/photos/view/1.html#5281232109011650145/1)