Skip to main content

Her şey bir ağacın altında başladı

Ağaç deyince hayır, anlatıla anlatıla madara olan Adem ile Havva’nın çaktırmadan meyvelerini sotaladığı müstehcen yasak ağaç, incir yaprağı resimli slip masalı ile kafanızı şişirmeyeceğim. Burada anlatacağım, her daim yapageldiğim gibi sözcüklere dönüştürerek bir anlamda yeniden biçimlendirerek çarpıtacağım anlar sadece bize, yani ikimize özel. Yok neymiş, günün en aydınlık yerinde kapkara bulutlar çökmüş, sonradan öyle olmuş, böyle olmuş, pişmanlıklar, ahlar vahlar, hiçbir şey o an için parlayan ışığın göz kamaştıran gücünü zayıflatmaz. Bir varmış bir yokmuş misali sancılı insanlık komedyası varoluşumuzda bal gibi yaşanmış, akıldan çıkmayan, bilinç tırmalayan mucizevi, benim için yıldız ışıltılı, ergen cesareti yüklü sihirli bir hikaye bu.  

İğne yaprakların arasından süzülen buharlı gölgelerin kovaladığı koca gövdelerin altına sıralanmış masa ve sandalyelerin üzerinde papatyalar, adaçayı çiçekleri, güller ve katırtırnaklarının tüllerin arasından süslediği ele avuca sığmayan bir düş ortamı. Karşısına geçenlerin kendi yansımalarını cihazlarına kaydetmeleri için ağaca bağlanmış, üzerine yapıştırılan çıkartmalarla bugünü iki üç sözcüğe sığdırmaya debelenen tam boy bir ayna. Kıvrımlarında tek gözlü korkunç bir kuklanın ha çıktı ha çıkacak hazırlandığı tüllü plastik çiçekli bir takın arkasına uzanan yaşam penceresi. Çekilen anlık görüntüleri var eden geçmiş yaşanmışlıklar. Belki şu ya da bu nedenle burada olmayan ama başroldekileri belirleyen kararlar. Rüzgarın etkisiyle iğne yapraklar arasından yarısı bilinmez yerlere sıvışan zihin yormayan acısız, bestecisi belli olmayan, tüketimi kıolaylaştıran mağaza müziği gibi yatıştırıcı bir arka ses.

Her kafadan ayrı çıkan kopuk sohbetlerin birbiriyle uyum içerisinde titreştiği hoş uğultuda, -ki yüzük takılacak galiba- baş karakter dayı, ağzından gecikmeli çıkan kısa cümlesindeki ikinci sözcüğe üçüncüsünü yanaştırmaya çaba harcarken geçen boşlukta tam sözü alıp ötmeye niyetlendiğim anda, çatı kiremitleri arasına sığışan saka kuşlarının arsız çığlıkları araya giriyor. Yutkunup dilime dizilen sözcükleri yutağıma geri çekiyor, açılan kanatlarımı vücuduma yapıştırıyorum. Mişka, durmak bilmeyen küçük çocuk masadan yeni bir top köfte daha getirir mi diye düşünüyor. Tabağımdaki dörtte bir enginar hâlime gülümserken üzerindeki dere otu parçasını titreştiriyor. Oysa öyle fazla ayrıntıya girmeden, bütün bu olan bitenin başlangıç noktasını mutluluğun çağrısıysa bir araya gelenlere illa ki anlatmam şart. Çünkü bizi buraya, bu çam ağaçlarının altına upuzun uzanan beyaz masanın menziline kadar getiren yolun başlangıcıydı bizzat tanık olduklarım.   

Yakın zamana kadar aralıklı konakların davetkar bir camiye doğru sıra serviler gibi sıralandığı Kumrulu bir sokakta, şimdilerde içine kimin girip çıktığının belli olmadığı Alman El Ele Parmak Göte Enstitüsü’nün iddiasız binasıyla ‘löp’ diye çöreklendiği zeminde eskiden, yaklaşık kırk beş yıl önce herkese açık bir arsa vardı. Yer yer toprağa gömülmüş tuğla yıkıntılarından fışkıran yaban otlarının arasından tarlanın alt sınırında yükselen devasa bir çitlembik ağacının, yeraltına alındığı için atılan eski telefon kablolarından çepeçevre örülen çanağından yükselen ergen sesler. Eve sığmayan, apartman girişindeki mermer basamaklarda biriken çocuklar için, içinde özsuların çılgın dereler gibi aktığı her saniyede biraz daha büyüyen, kara odun üzeri yeşilden bir sığınak. Ağaç da ne ağaç! Sanki bir anıt. Oturma odası haline dönüştürdüğümüz çanak kısmına zeminden çıkmak hiç de kolay olmuyor. İnerken kendini aşağıya sallandırmak basit olsa da çıkarken işler biraz karışık hâle geliyor. Bir elinle asıldığın daldan aldığın güçle kendini yukarıya çekebiliyorsan çek. Öyle ayak filan koyacak yer yok. Kimi zaman birbirimize de fırlattığımız sert küçük kara meyveleri tohum değil, karanlıkta ışıyan bir yıldız yağmuru sanki. Ağacın yan dalları arsanın iki tarafında yükselen apartmanların duvarlarına değdi değecek.

Paramızı denkleştirip bakkaldan teneke kutudan karışık bisküvi ya da açık gofret ya da en kötüsü ay çekirdeği alabildiğimizde, büyük bir şölen başlayıveriyor birden. 

Devir hortlakların güpegündüz üniformalı bedenlere dönüştüğü zincirleme kabuslar devri. Birinin tam da bittiğini düşündüğümüz bir yerinde, sandığın içinden çıkan vampir, eline tutuşturulan bayrağı döşemeye kan izleri bırakan bir başkasına veriyor. Duvarda yazılar, yerde tuğlalar, yarısına kadar dolu kova, yarıdan kesilmiş süt kabından bardak, iri sicim halat, iki yanı kaygan parlak tahta, ucu açık bakır, duvardan duvara yekpare çığlıklar, hâlâ nefes almayı sürdüren cesetten cesede yürüyen bit.

Yalın sıcak bakışlarımızdan aldığımız iki kişilik gücümüzle ucu süngü yel değirmenleri karşısında yılmıyoruz. Kıskaca alınmış gencecik bedenler yanı başımızdan birer birer akıp gidiyor. Omuzları kafatası rütbeli eli kanlı canavarların biz de içerisinde olmak üzere 45 Milyon halkı teslim alamayacağını her yere nakşediyoruz. Gündeliğimize, posta kutularına, yerlere, körüklü otobüslerin daha sonra açılması yasaklanacak havalandırma kapaklarına, mermer duvarlara, elektrik direklerine.

Kurtuluş, Nuh’un gemisi filan hepsi hikaye, aklımda fikrimde, attığım her adımda, her gerekçelendirmede, her nefeste, ne var ne yoksa her yerde sen.     

Çitlembik ağacının dallarından biri Kireçburnu’ndaki dışarıdan iki içeriden beş katlı ahşap eve çıkarıyor. Duvarların içerisindeki boşluktan gelen ayak sesleri nefes ritmimizi asla aksatmıyor. Rutubetli bahçede hiçbir yere çıkmıyormuş gibi birbiri üzerine binen sümüklü böcek izleklerini gözlüyoruz. Sandıktaki kuru kafa, tavan arasındaki aralıksız çığlık, asmanın üzerinde gezinen gölge, hepsi yaşandığı o an dahi hikaye. Acaba okulun hademesi bizi gördü mü? Gecenin sıkıntısında kendimizi dışarıya atıp sahilde ahşap sandalyeli bir çay bahçesinden yan taraftaki gazinodaki Ferdi Özbeğen’i dinliyoruz. Gündüzüm seninle, gecem seninle.   

Otomatik kapı sesi, hep aynı zaman aralığından sonra güm diye birden kapanan demir kapı, göz hizasına kadar geçen adım sayısı, aşağıya sarkan kafa, yukarıya kalkan göz, birbirine kavuşan iki tebessüm, araya giren helvacı, mısırcı, yoğurtçu, zerzevatçının, ansızın açılan bir pencereden kafasını uzatan komşunun gölgeleyemediği gülüş, pencereden boşluk üzeri parmaklığa uçuşum. Hepsi bir yana, aklım fikrim sadece sen.

Yeri geldiğinde ağacın içerisindekileri göstermeyen kuş yuvasından ezgilerin yükseldiği de oluyor. Gövde bedenden süzülen « haykıracak nefesim kalmasa bile » başlangıcı gözbebeklerine çiviyle kazınan bir yemine dönüşüyor. İlk fırsatta elinin ucuyla kolayca kenara itilecek bir yük.

Nadir anlarda çanak kısmından yükselerek tırmandığımız ağacın üst dalları bizi başka başka devirlerde farklı uzamlara taşıyıveriyor. Baş dönüyor, ayak titriyor, yeni ufuklar, görüngüler açılıyor.

Aşağıda, telefon telleri arasındaki boşlukta, omuz başımda varsa yoksa yine hep sen.   

Kalabalıklar, ötekiler içerisinde eriyip sıvılaşan, ömür boyunca sürecek sandığımız iki kişilik gibi görünen ama aslında her zaman olduğu gibi nihayetinde tek kişilik kafa bulduran bir sürem.

Gündelik yaşamın akışı içerisinde ayırdına bir türlü varamadığımız aşkınlık, gerçek zafer anlamına gelen ölçüsüz sevme hakkı aslında.

Endüstriyel düğün salonlarının sözüm ona âdete, örf ve geleneğe dönüştürdüğü ritüellerin sıralaması, kız isteme, kurdeleyi kesmeyen makas, sıkıştırılan para, takı töreni, iki katlı pasta, tepsi baklava, çikolata, kına gecesi da önemli sayılabilir tabi, bu işin bir parçası olsun, siz mutlu olacaksanız.   

Ama unutmayın bizi buraya, bu çam ağaçlarının büyülü buğusu altına kadar getiren asıl hikaye böyle, yine bir ağaç altında başladı işte.