Kolea günleri
Anavatanla aradaki tek engel, önümde uzanan puslu dumanlı gri duvar aşılmaz Atlas dağlarıymış gibi görünse de işin aslı öyle değil. Taş duvar dağlar güneyle, yani sahra çölüyle deniz kıyısını birbirinden ayırıyor. Memleket dediğimiz topraklar bütünü ise sınırsız ve alabildiğine sonsuz görüntüsüyle okyanusa öykünen Akdeniz’in çok ötesinde kaldı. Tuzlu suyun gerisindeki düzlükte, uzaklarda gecede boğaz köprüsü gibi ışıl ışıl parıldayan ovada Blida kenti hem çok uzakta, hem de bulunduğumuz yükseklikten uzanacak kadar yakın duruyor.
Yollarda yeryüzünün dört köşesini gurbet etmiş güleryüzlü Çinlilerle selamlaşıyoruz gelip geçtikçe. Geride tek tük, harp gibi geçen bir hasattan çıkmış, dağınık duran Malta eriği ağaçları. Üstlerinde meyve yok, yeni sürgünler ikinci bir ağacın unsurları gibi bambaşka bir renkte, koyu yeşilin içinden taptaze çimenler gibi fışkırmış görünüyorlar. Sömürge devrinden kalma eski çiftlik evlerinin kaba sıvalı taş duvarlarında çatışmalardan kalma kurşun izleri... Tarla aralarında dalları birbirine girmiş büyük zeytin ağaçları hiç ellenmemiş.
Yüz elli metre rakımlı tepenin en yüksek yerine yerleştirilen on metrelik çelik nöbetçi kulübesine gelen kaleşnikoflu ulusal güvenlik güçleri yerini gecenin karanlığına bırakan güneşin son ışınlarına doğru yüzlerini dönmüş aralarında sohbet ediyorlar. Kulübenin altındaki demirlere gecenin serinliğinde örtünecekleri battaniyeleri asmışlar. Kule daha çok Sidi-Bouzid ormanına hakim bir konumda. Çevreyi daha iyi soluyabilmek için düşük hızda koşuyorum. Toprak anayoldan ayrılıp ormanın içine giren küçük patikaya sapıyorum. Makilerin arasında büyümeyi becermiş beş on metrelik çam ağaçları arasından ovaya doğru alçalıyorum. Ormanın içine dalan yoldan inerken birden on metrelik aralıklarla intikal halinde bulunan bir askeri timle karşılaşıyorum. En öndeki, elinde telsiz olanın kafasında kep var, geri kalanın tümü kamuflajlı çelik miğferli, ellerinde kaleşnikoflar var. Yokuş aşağı adımlarımı ayarlarken hepsini tek tek selamlamaya dikkat ediyorum; ellerini göğüslerine bastırıp içten karşılık veriyorlar. Ormanlık ve engebeli olan bu bölge islamcılarla iç çatışmaların yoğunlaştığı dönemde isyancıların gizlendiği bir bölge olmuş. Burası başkent ve çevresine yönelik yürüttükleri gerilla savaşında bir geri üs olarak kullanılmış. Bölgede ordu güçleriyle çok yoğun çatışmalar yaşanmış. İdari bina olarak kullandığımız eski Fransız sömürge döneminden kalma şaraphane ve mahsen binalarının duvarlarında ağır makineli tüfek mermisi izleri hâlâ belirgin olarak görünüyor.
Çinlilerin yaşam alanının gerisinde yakılan bir anız ateşinin tütsülü kokusu bulunduğumuz yamaçtan rüzgârla birlikte hafifçe açıklığa yayılıyor. Daha dün arabayla geçerken bize saldıran azgın köpekler, bu kez beni koşarken görünce çok uzaktan kaçmaya başlıyorlar.
Kapıdaki bekçi, tabağıma süt tozundan imal cacığı döken el, ağlarken bile yüzü gülen Çinli, kaçan köpek, hışkıran kuş, hepsi de farkında aslında. Mutluluğumuza küçük gerekçeler ararken bize ait olmayan bir yaşamı uygunsuz bir uzamda tüketmekte olduğumuz gerçeğini görmezden gelmekteyiz.
17.05.2010
Kolea Daira Şefi sekreteri Hayat’ın Buteflika’lı odasından, Kaymakamın kadife kokan Buteflika portreli odasına geçiyoruz. Bir ayağını sömürgeci Fransa’ya dayamış olan hortlak diktatör birbirinden kesik görüntüler üzerinden beni takip ediyor. Hayat, güler yüzlü elli yaşlarında boyalı saçlı kısa boylu hafif tombul şirin bir sekreter. Tam bir saat bekledikten sonra, kabul salonuna açılan, panik odası kapısına benzeyen kapitone deri çelik kapıdan Şefin odasına nihayet geçebiliyoruz. Şef kısa boylu renkli gözlü ve hafif esmer. Bizi sıcak karşılıyor. Tipaza’daki Sayman vekilinin arkadaşı olduğunu ve kendisiyle yaşadığımız sorunlarla ilgili olarak görüştüğünü anlatıyor. İdare ile yeniden konuşacağını ve yarına kadar sorun çözümlenmezse konuyu Perşembe günü gerçekleşecek çalışma toplantısında Tipaza Valisine arz edeceğini söylüyor. Aldığımız bu yarım gazla idareye gidiyoruz. Otuz kilometrelik yol boyunca tam beş kontrol noktasıyla karşılaşıyoruz. Hemen hemen her ilçe girişinde ve çıkışında ve önemli kavşaklarda güvenlik karakolları var. Başlangıç ve sonunda betondan küçük kulübeler ve yeşil küçük bir karakol binası. Yolun tümden kapatıldığı durumlarda kullanılan ve asfaltın üzerine serilen çivili şeritler yan tarafta toplanmış duruyor. Jandarma ya da polislerin tümünde otomatik kaleşnikof tüfekler var. Bir de mutlaka transistorlu radyoya benzer çakma bir bomba detektörü. Resmi söyleme göre Blida’daki askeri araştırma laboratuvarlarda geliştirilen, gerçekte ise Avrupa’lı bir dolandırıcı girişimcinin Cezayir devletine yutturduğu hiçbir işlevi olmayan bir alet. Neymiş uzaktan araçlardaki patlayıcı maddeleri tespit edebiliyormuş! Bu aygıtın tek faydası işe yaradığına inananlar için caydırıcı bir işlevi olması.
Mezzin kalp rahatsızlığı nedeniyle ara verdiği işine geri dönmüş. İşimizi kolaylaştırması gereken idarede daire müdürü. « Sizin yüzünüzden hasta oldum, kalbime vurdu en sonunda» diyor, iriyarı gövdesinden küçük adımlarla kurtulmaya başlayan pantolonunu seri bir hareketle yukarı çekerek. Hakedişimizin yarın sabah « inşallah » ödeneceğini söylüyor. Birinci hakediş ödenirse gerisi sorunsuz gelirmiş. Kendisine teşekkür edip makamından ayrılıyoruz. Gelenek olduğu üzere Sezai Bey yolda muz alıyor. Ağabeyi Yüksel, arada yoldaki devamlı çizgileri nerede aşıp nerede aşmayacağı konusunu şaşırıp tehlikeli sollamalar yaptığında kardeşinden azarı işitiyor.
Ahmet bugün çok memnun. Küçük kızıyla telefonda görüştüğü ve konuşma sırasında kızı ağladığı için... Ne güzel büyümüş benim kızım, diyor. Aynı cümleyi saat on bir’de uyumadan önce de yineliyor.
Beton pompası bugün bahçeye erken geldi ve ortalık sessiz. En yakın kule vincin tepesine çıkmak için şantiye şefinden izin aldım.
Yarın sabah kalkabilirsen koşacağım.
18.05.2010
Sabah 05.30’da telefonun çalar saati çalmadan uyandım ve uykulu halimle koşmaktan vazgeçtim; saatin alarmını kapattım. Kepenkler kapalı olunca günün ilk ışıkları küçük pencereden içeriye girmiyor ve içimden kalkmak gelmiyor.
Bu kez ormana girerken karşıma çıkan ilk askerin suratında bir memnuniyetsizlik gördüm. Koşmayı yarıda kesip bir sorun olup olmadığını sordum. Kötü Fransızcasıyla yasak gibi bir şeyler mırıldanır oldu. Tamam deyip gerisin geriye ana yoldan Çinlilerin şantiyesinin altındaki toprak yolda yine bir saat koştum. Yarım saatlik ısınmanın ardından rampada çalıştım. Şimdilik karşıma çıkan köpekler havlamadan kaçıyor.
Akşam yemeği yerine gözümü karartıp kırk metrelik kule vince çıktım. Başlangıçta zorlanmadım ama yarı yoldan sonra kollarım zorlanmaya başladı. Alüminyum basamaklar tozlu olduğundan ne kadar sıkı da sarılsam çok güvenemedim. Tepede birkaç fotoğraf ve bir video çektikten sonra yine aynı ihtiyatla aşağıya indim.
İki kez Tipaza Vilaya merkezine indim, birinci hakedişlerin ödeme emirlerini almak için. İkinci seferde personel büromuzdan Benaissa ve Kız Emin ile birlikteydik. İşimiz bitince kısa bir süre Tipaza rıhtımına indim. Çocukları ve bayanları para karşılığı süslü bir beyaz ata bindiren bir adam, yanındaki tavuskuşu ile hatıra fotoğrafı çektiren bir adam (ki bu sonuncusu benim ücret ödemeden hayvanın fotoğrafını çekmemem için sürekli aramıza girerek elinden geleni yaptı), ağlarını onaran yorgun balıkçılar, avare dolanan yeniyetmeler, başörtülü öğretmenlerinin arkasından çift sıra takım düzeninde ilerleyen ilkokul öğrencileri, kısa ama yüksek mendireğin ardında kalan rıhtım meydanlığında günlük yerlerini almaya çalışıyorlardı. Tipaza çıkışında Romalılardan kalan bir antik yerleşim yerinin kalıntılarının bulunduğunu fark ettim. Kapısında « örenyeri » yazıyor. Bir sonraki kaçamakta gezeceğim.
21.05.2010
Başkente Kolea’nın boş otogarından kalkan bir midibüsün yardımıyla indik. Yolda Daouda ve Zeralda’ya uğradık. Alger’de Makam Es Şehit’e yakın bir noktada arabadan atladık ve şehir içine girerek yaklaşık yirmi kilometre yürüyeceğimiz zorlu gezimize başladık. Cuma günü her yer kapalı. Makam Es Şehit’in altında kalan mahallede ve Bab-el Oued’te açık birkaç bakkal ile bir halk pazarı gördük.
Kolea’dan Alger’ye otobüs bilet ücreti 50 Dinar. Şehir içinde 25 Dinara 1,5 litre su alıp içtim. Casbah’ın alt kısmını yatay olarak kesen ana caddedeki bir pastahaneden içi kremalı kruasan ve şekerleme aldık: 120 Dinar. Benzinin litresi 23 Dinar; suyla kafa kafaya gibi. Türk parasıyla 60 Kuruş.
Alger’nin sömürge döneminden kalan mavi pencereli bembeyaz renkli tek tip binaları hep birbirine benziyor. Caddeye bakan balkonlara, istinasız olarak içerisi görülmesin diye rengarenk yekpare çarşaflar asılmış. Alger otogarı, şehir merkezinde, tren garının hemen arkasında yeralıyor.
Gençler de dahil olmak üzere yol sorduğumuz kişilerin büyük bir çoğunluğu Fransızca bilmiyor ama bir şekilde anlaşmayı başarabiliyoruz.
Restorasyonu bitmek üzere olan Notre Dame D’Afrique kilisesi’nde orgun sesini dinleyemedim ama orgu görme olanağı buldum. Ayin saat 18:00’deymiş. Kilise papazı bizi kapıda karşıladı. Daha önce ziyaret edenlerden öğrendiğim kadarıyla Türkleri pek sevmiyormuş, Hıristiyanları baskı altında tuttunuz filan diyormuş. Altmış beş yetmiş yaşlarında güler yüzlü biri. Biz oradayken Cezayirli üç dört çocuk kiliseye girip papazdan para istiyor. Papaz korkudan on dört yaşlarındaki yeniyetmelere uzun uzadıya bir şeyler anlatmaya çalışıyor.
22.05.2010
Benim oda arkadaşı Fethullahçıdan Kamp Amiri « Türk kanalları bağlatacağız » bahanesiyle 200 Dinar koparmış. Ama gel gör ki akşamları Türk kanalları yerine dünyanın dört bir yanından porno kanallarının bağlandığını öğrenince bizimki biraz kızıyor.
23.05.2010
Proje Müdürü beni yeniden şantiye dışında mühendislerle birlikte lojmanlarda kalmaya davet ediyor. Kabul etmiyorum. Aynı şekilde şirket ortağı Halil Bey de akşam çıkarken teklifte bulunuyor, onu da nazikçe reddediyorum. Dün kampüs çevresinde dört tur attım. Bir turu (3 kilometre) ortalama yüksek hızda 17 dakikada koşuyorum. Isınma hızı biraz daha fazla sürüyor: 25 dakika. Kendimde güç hissedersem Alger Maratonuna katılacağım. Beyaz saçlı güvenlikçi Celali ile fırsat buldukça sohbet ediyoruz. Orduda başçavuş olarak görev almış ve emekli olunca bu işe başlamış. Yakın geçmişte İslamcı teröristlerle yaşanan çatışmaları anlatıyor. On binlerce kişi boşu boşuna öldü diyor. Tam bir çılgınlık!
24.05.2010
Proje Müdürü Umur söze bir başlayınca onu susturmak çok zorlaşıyor. Sudan Darfur’da Çalık Holding’in bir toplu konut projesinde toplam 5 yıl çalışmış. Yerli kadınların popolarının sıkılığından, iç savaşa kadar kendisine sorulmadan ezberlediği aynı öyküleri peşi sıra, arasıra ayakta değişik animasyon hareketleri eşliğinde anlatıyor.
Ahmet’in beyni kesintili olarak çalışıyor. Söylediklerinin yarısına yakın kısmı tutarsızlıklarla dolu. Cümlelerinde, on yaşlarındaki bir çocuğun rahatlıkla kurabileceği mantık zincirini kurmakta zorlanıyor. Zincirin koptuğu yerde emin olmadığı bilgiler vermeye başlıyor. Söylediklerini sorgulayıp üzerine gittikçe yanlışlarını düzeltmeye başlıyor ve cümlesi en sonunda tüyleri tek tek yolunmuş bir tavuk gibi çırılçıplak kalıyor. İşyerindeki Cezayirli arkadaşlarından Blida’da Romalılardan kalma ören yerleri olduğunu öğrenmiş. Emin misin? Diyorum. Blida Atlas dağları ile aramızdaki ovada uzanıp duran bir yerleşim. Tipaza kenti olmasın? Doğru olabilir diyor, Blida değil de Tipaza demiş olabilirler, yanlış anlamışım diyor. Sonra Atlas dağlarının eteklerinde sahra çölünden göç etmiş kabilelerin köyleri var diyor.
İlginç, çırak bir fethullahçı. Eşi Üsküdar AKP İlçe Başkanının yeğeniymiş. Fethullahçılarla ilgili merak ettiklerimi soruyorum. Merkezi bir örgütlenme olmadığını, haftalık on kişilik gruplar halinde toplantılar düzenlendiğini, çay içilip sohbet edildiğini, herhangi bir eğitim çalışması yapılmadığını anlatıyor. Meslek gruplarına ve toplumsal konuma göre bir kast yapısının olduğunu söylüyor. O esnaflar loncasına ya da kastına dahilmiş. Onun bağlılığını ölçmek için Hocaefendiyle biraz dalga geçiyorum. Hiç oralı olmuyor.
Başak’la birlikte Erikli Yaylasında bir bankta yan yana çektirdiğimiz fotoğrafa bakıyorum sık sık. Sadece ikimizin kafası ekranda kalacak şekilde büyütüyorum, büyütüyorum... Yol yorgunu suratında altına sığındığımız erik ağacının çiçeklerinden açmış gibi. İçten gülüşü eşliğinde iki elini önünde kavuşturmuş. On kilometre yürüdükten sonra ancak oturma fırsatı bulabildiğine sevinmiş. Ayaklarını bankın altına doğru toplamış. Ben de gülüyorum, ama onun gülüşünü görmeden. Sırtımda çanta, boynumda makinenin çantası, aklımda, gülüşümün kısıklığında bu mutluluk tablosundan daha çok akşam kampı nereye kuracağımız kaygısı var. Birbirimize sarılmamışız. Onlardan binlerce kilometre uzakta içim burkuluyor. Keşke sarmaş dolaş olsaymışız...
Her akşam bisküvi eşliğinde zencefil, tarçın, yeşil çay ya da ıhlamur içip keyif yapıyoruz. Ahmet delisi genelde erken uyuyor.
28.05.2010
İki aydır parasını almayan taşeron yemek şirketi sekiz öğündür aynı yemeği vermeye başladı: kuru fasülye, pilav, cacık (süt tozundan) ve şehriye çorbası. Neyse ki o saatlerde koştuğum için akşam yemeklerini yemediğimden şimdilik öğlen öğünleriyle idare ediyorum. Koştukça içimden kuru fasülyenin enerjiye dönüşmüş, genizimi yakan acı dumanı tütüyor. İşçiler Perşembe öğleden sonrası işi bıraktılar. Şirket ortakları Konstantin şantiyesinden elde ettikleri hakedişten aldıkları parayı Kolea’ya yatırmaktan kaçınıyorlar.
29.05.2010
Cezayirli işçiler kuru fasulye pilav yedikleri sekizinci öğünün sonrasında, öğlen yemeğinde yemeği boykot edip kazan kaldırdılar. Türk işçilerin tamamı gibi biz de bu köpek mamasına benzer yemeği yedik yuttuk. Ancak fasülyeler ağzımıza dizildiği sırada yemekhane önündeki kalabalık arttı ve biz çıktığımızda bizimle birlikte yüz metre ötedeki ana karargaha doğru yürümeye başladılar. Yaklaşık yüz kişi kızgın ifadelerle « Lubya! Lubya! » yani fasulye diye bağırarak yeni yemekhanenin önüne kadar ilerlediler. Karşılarına çıkan şantiye şefi Erdal Bey soruna bugün itibariyle kesin bir çözüm bulunacağını belirtti. İşçilerin temsilcisi kitle arasından sızan bozuk sesleri de susturdu ve kalabalık herhangi bir taşkınlıkta bulunmadan geri döndü. Cibuti’de örneğini almadığı kontratlarla cehennemin dibinde bilmedikleri bir coğrafyada çalışmaya giden Türk işçilerimize, bir kopyasını almadan hiçbir şekilde sözleşme imzalamayan kara derili yerli Afar işçilere, bu kez Cezayirli işçiler ekleniyordu.
Ahmet’in beş yaşındaki kızı geceleri uykunun ortasında sebepsizce ağlayıp uyanıveriyormuş. Götürdükleri uzman doktor epilepsi hastalığı başlangıcı teşhisi koymuş ve ilaç vermiş. Ahmet bir an önce geri dönmek için yarın Sezai bey ile görüşecek.
30.05.2010
Bir aylık vizemizin üç ay daha uzatıldığı bilgisi geldi. 10 Eylül’den önce Türkiye’ye dönemeyeceğim. Ancak en azından Avrasya Maratonuna katılabileceğim.
Yemek şirketine dün akşam iş bıraktırıldı. Akşam yarım ekmek tavuk yedik. Sabah kahvaltıda ilk kez adam gibi karper peynir çıktı. Bu öğlen yine baton ekmek arası et ve akşam patatesli yumurta.
04.06.2010
Sabah 06.45’te yola çıkıp Gökhan ile birlikte Olimpiyat kompleksine vardık. Maraton organizasyonu bizi 07.00’de buraya çağırdı ama yetkililer ancak 08.15’te kontrollere başlayıp katılımcıları çıkışın verileceği kısma aldılar. Bir yanlış çıkışın ardından ikinci kez patlayan tabancanın gürültüsüyle oldukça hızlı bir çıkış yaptık. 11 km’cilerden biriyle yana yana koşarak merkezdeki Büyük Postanenin oraya kadar varabildim. Bouharun caddesinden inerken virajlarda bir hayli tehlike atlattık. Kestirme yapalım derken yolun kenarındaki zincirlere, ya da virajı döner dönmez karşımıza çıkan ağaç ya da trafik lehvalarına az daha çarpacaktık. Yol arkadaşım, buralarda geçen yıl birçok kazanın yaşandığını söyledi. Ondan ayrılır ayrılmaz Bab-el Oued yolunda yalnız kalınca, denizden gelen nemle güçlenen güneşin altında oldukça hız kaybettim. Önümde ve arkamda hiç kimsenin olmaması hızımın daha da düşmesine yol açtı. Sadece bir ara ortaya çıkan bir genç beni geçti. Aramızdaki mesafeyi 20 metrelere kadar indirmeyi başarsam da son kısımda fark daha da açıldı. Su içinde ve bitmiş tükenmiş bir hâlde varış noktasına ulaştım. Gökhan ortalarda yoktu. Bir yarım saat kadar onu beklemem gerekti. Derecemi öğrenemedim. Organizasyonun sitesi de çöktü ardından. Elektronik posta gönderdim yanıtını bekliyorum.
09.06.2010
Site düzeldi ve otuz ikinci olduğumu öğrendim. Sol ayakta iğneyle suyunu boşalttığım bir nasır, sağ ayak orta parmağımın da tırnağı düştü düşecek kadar karardı. Şimdi sitede yayınlanacak fotoğrafları bekliyorum.
Akşam Fouka Marine’de lokantaya gittik. Umur Bey sana şarap ısmarlayayım dedi. Kılıç balığı yedim. Cezayir’de içkinin resmen yasak olduğu ve ancak devlet denetimi altında karaborsada satıldığı için beyaz şarabı pet şişeye koyup getirdiler. Yemek sonunda 7500 dinar hesap geldi. Ben Umur Bey ödeyecek sandım ama birden Gökhan, İzzet filan masaya para atmaya çalıştılar. Ben atıyor gibi yaptım ama atmadım, çünkü davetliydim... Sonuç olarak kuru fasulye şokundan sonra değişiklik oldu ve iyi geldi.
Bugün Avrasya 15 km için antrenman programını hazırladım. Şimdiden Pazar hariç her gün koşacağım. Bu yıl bir saatin altına inmeyi planlıyorum.
10.06.2010
Alaaddin’in bakışlarında farklı bir anlam olduğunu sezinlemiştim. Bilinç dışına sızan düşünceleri ve duyguların dizginlenemeden yaşanışı. Çok güzel Fransızca konuşan bu danışman beton mühendisinin gözetiminde dökülen temel betonlarının numunelerinin kırımında ortaya çıkan dirençler, 17004 normunda belirtilen asgari 250 bar değerinin altında çıktı. Dolayısıyla 200 bara kadar kombine, yani skleromere ve ültrason ve en zayıf direnç veren noktadan iki karotaj, 200 barın altındaki yerlerde ise doğrudan etüt bürosunun uygun göreceği noktalardan on beş karotaj yapılacak. Karot havuç demek; matkap gibi bir alet ile betondan 10 cm çapında silindirik numune alınıyor.
Alaaddin sevgilisi kendisini terk edince kendini bıçaklayarak intihara kalkışmış. Yarı güler yüzünde gizlenen hüzün bundan değil, olanları o kadar acıya karşın hâlâ zihin tahtasında anlamdıramamış olmasından.
Bugün çarşaflar dahil bütün çamaşırlarımı yıkadım ve kuruttum. İki gündür kum fırtınası var ve ofisin içine rüzgarla birlikte incecik bir kum giriveriyor. Masanın üstü evraklar, aletler filan çıtır çıtır...
Oda arkadaşım Fethullahçı Ahmet’in Türkiye’den tam olarak ne zaman geri döndüğünü hatırlamıyorum. Aklımda kalan, gitmeden önce bizimkilerin de bana bir şey gönderebileceği ve irtibatta kalmamız gerektiği üzerine anlaştığımızdı. Bir de gelirken gazete getir, bedava, thy’den armağan demiştim. Gönderdiğim mesajlara yanıt vermedi. Üstüne üstlük gelirken sadece Yeni Şafak ve Zaman gazetelerini getirmiş. İlişkilerimi askıya aldım. Eskiden olduğu gibi ortak bisküvi ve meyva almayacağız... Ne kadar ağır ve acı bir durum değil mi?
14.06.2010
Çinlilerin bir kısmı ben koşarken selam vermiyor. Beni görüyorlar, heyecanla kendi aralarında konuşurken ebedi güleç yüzleriyle bana mı gülüyorlar anlayamıyorum. Bizimkiler şantiyelerinin çevresinde başıboş köpek kalmadığını söylüyor. Ben halbuki lojmanlarının önünden geçerken iki tane küçük köpek gördüm. İlyas formene göre onlar zayıf olduğu için semirmeyi bekliyorlar; eski Pol-der’li Tuncer Ağabey, ki tabiatıyla aramızda telsizi en seri kullanan odur, bu köpeklerin diğer arkadaşlarını şantiyeye çekmek için av olarak kullanıldığını iddia ediyor. Kesin olan bir şey var ki, biz kuru fasülye pilavla körelirken, kampüs inşaat alanını çevreleyen koşu parkurumu yemek saatinde Çinlilerin lokantasından süzülen mis gibi kızartma ve et kokuları sarıyor.
Umur Bey taşındığı villanın bitkilerini bana düzelttirecek. Bunun için makas, testere ve ateşe dayanıklı eldiven (yanlışlıkla) aldırdı. Üç katlı güzel bir bina. Girişinden itibaren her tarafta yaseminler, sarmaşıklar, güller ve adını dahi bilmediğim mis kokulu çiçekler var. İki üç tane teras, bir de üstü samaşıklarla örtülü gizli güzel, örtülü bir taraçası var. Mobilyalı ve apaydınlık bir yapı. Karısı da gelip bir süre burada yaşayacak anladığım kadarıyla.
Bu sabah yağmur çiseliyordu. Lojmanın kapısı kilitli olduğundan ve kamp amirini de sabahın beş buçuğunda uyandırmak istemediğimden televizyon odasının camından kaçtım. Yukarıdan yakın gibi görünsede iki buçuk metrelik yerden kendimi aşağıya sarkıtıp atladım. Ayaklarım yer değdikten sonra bir takla attım. Belim acır gibi oldu ama hemen ertesinde koşuya başladığım için sonradan geçti. Bir de sağ elimin ayası incinir gibi oldu ama akşama hiçbir acı kalmadı.
Ahmet akşam etrafımda kuyruk salladı biraz ama sonra gitti. Umur beyler, Gökhan ve İzzet Bey akşam Blida’da bulunan büyük markete gittiler. Beni de çağırdılar ama gitmedim. Habire yerli film indiriyorum. Böyle giderse, Türkiye’ye gidene kadar güzel bir kolleksiyon yapacağım.
Umur Bey işler yoğunlaştıkça ve sorunlarla karşılaştıkça giderek hırçınlaşıyor. Rıdvan’a bağırdı, çocuk işten ayrıldı, sonra vazgeçti. Ruhi’yi işten attı ve en kısa zamanda Türkiye’ye geri gönderecek. Yerli personel sorumlularına iyice yükleniyor. Sürekli fikir değiştiriyor. Damla’ya da yüklenmeye başladı.
16.06.2010
Sabah antrenmanlarıyla birlikte Avrasya hazırlığına başladım. Beş buçuk civarı uyanıp şantiye çevresinde koşuyorum. Yeni doğan güneşle birlikte, Sidi Bouzid ormanından yükselen çam kokularını içime çeke çeke ayrı bir dünyaya yürüyorum, pardon koşuyorum.
Az önce odaya giren elektrik teknisyeni Kayhan midesinde sertlik olduğunu, bizde de aynı şeyin olup olmadığını sordu. Yanıtımız kısa: Hayır! En kısa zamanda doktora gidecek.
Kamp Amiri uçuk Ruhi Dede bugün son ziyaretlerini gerçekleştirdi. Annesine de haber vermiş...
17.06.2010
Alnında çürük et, kahverengi iman lekeli insanların yaşadığı yeşil kırmızı beyaz bayraklı ülke Cezayir. Namaz kılarken başlarını yer yerine iri boy bir taşa koydukları için, kimi dini bütün müminlerin alınlarında avuç içi kadar kahverengi, nasır çürük arası yuvarlak bir leke bulunuyor. Onurla taşınan bu iz, bir anlamda yılmaz bir inancın da göstergesi sayılabiliyor.
Bu ülkede vadeli çek kesmek yasak. Elektrik taşeronu Mehdi Amca, 30 Haziran’a kesilen çeki yanlışlıkla 3 Haziran’da bankasına teslim edince, kızılca kıyamet kopuverdi. Şirketin çek kesme yetkisi bir süreliğine durduruldu. Paranın el değiştirmesini ve terörizmin finansmanını önlemek amacıyla devlet zamanında böylesi bir karar almış.
18 Haziran 2010 Cuma
Bugün sabah kahvaltı etmeden gözümü yumdum ve yürüyerek Kolea merkeze kadar gittim. Oradan doğrudan Tipaza aracı geçmeyeceğini söylediler ve önerdikleri gibi şantiyeye iki kilometre uzaklıktaki bir kavşaktan Bou İsmail minibüsüne bindim. 15 Dinar ödedim. Bou İsmail’de araç bizi yukarıda bıraktı, ya da son yolcu ben kaldığım için durumu anlayamadım ve yukarıda indim. Meğerse garaj indiğim yerden bir kilometre uzaklıkta aşağıda, Fouka’ya giden yoldaymış. Yokuş aşağı yürüyüp garaja ulaştım ve Tipaza midibüsüne bindim. Araç hemen doldu ve kalktı. Muavine 30 kilometrelik yol için 35 Dinar ödedim. Tipaza’da merkezde araçtan indim ve limanın hemen arkasındaki antik şehiri 3 saatte gezdim. Hava sıcak ama çok da bunaltıcı değildi.
Kent çıkışında yine limana bir göz attım. Orada bir kafeteryada bizim kalfalardan birini gördüm. Bana su ırmarladı. Sonra Bazilika ve nekropolun olduğu bölüme gittik.Daha ıssız bir yer. Ve yolda yürürken iki yıpranmış otoban fahişesiyle karşılaştık. Kalfayı hemen tanıdılar « Hasan, Hasan » diye seslendiler. Gerçi ismi Hasan değildi ama o da nihayetinde sadece bir basandı. Helal olsun şu bizim kahraman millete, Allahın Cezayir’inin en ücra yerinde bile nam salmışlar. Aynı durum Cibuti’de de vardı. Bütün Etiyopya’lı fahişeler kamp mevcudumuzu yaka numarasıyla birlikte ezbere sayıyor ve hatta herkesten önce işten ayrılıp yurda dönecek olanlarla ilgili olarak bizi bilgilendiriyorlardı.
19 Haziran 2010
Bugün MCC/Çinlilerin şantiyesine gidip Proje Müdürleri Monsieur Leo ve tercümanı Catherine ile tanıştık. Catherine tatlı bir Çinli kız. Hemcinslerine göre oldukça iri yarı ve şirin görünüyor. Yaşı genç gibi dursa da yine de temkinli olmakta yarar var. İsmi neden Catherine henüz öğrenemedim. İlk fırsatta soracağım. Neyin fırsatı?
Umur Bey dün dayanamayıp bahçesini izin gününde angarya yaptırarak diğer Osman’a düzelttirmiş. Benden çekinmiş ve verdiğim mesajı almış olması çok güzel.
21 Haziran 2010
Her geçen gün daha da sıkıntılı oluyor.
En uzun gün, en kısa gece: yoksa tam tersi mi?
Sezai Beyle birlikte Tipaza’ya gittik. Hakediş, idare filan hikâye. Aklımda varsa yoksa Albert Camus vicdanı:
‘Önümde deniz, rüzgâr altında, güneşe karşı duruyorum; bu tabut gibi kapatılmış şehirlerden nihayet kurtuldum’.
‘Genç topraklarda genç insanlar, hayatımıza yön veren bu birkaç ölümcül ve temel mülke bağlılıklarını ilan ediyorlar: Işık içinde deniz, güneş ve kadınlar.’