Skip to main content

SIGINAK

Tam boyutlu görseli gösterNiyetim aslında öğlen, Etiyopya'dan hızla gelen ve polis konvoyuyla sirenler ve büyük tezahüratlar eşliğinde kente giriş yapan, taze Khat taşıyan kafesli kamyonun peşine takılıp, dağıtım sahasındaki insanlar için her şeyden önemli olan bu yeşil mutluluğun ikmalinin görüntülerini çekmekti.

Ancak yine geç kaldım. Bu yabancı coğrafyada aracın penceresi açık ilerlerken yanımdan uçarak bir motorsiklet geçiyor. Avazı çıktığı kadar “sıkma canınıııııııııı...” diye bağıran Naim Usta, eliyle az ilerideki mavi demir kapıyı işaret ediyor.İtalyan Garajı, Havaalanına giden caddeden, dizel motorlarla çalışan ve sık sık arızalanan dört koca bacalı ülkenin biricik elektrik santralinin bulunduğu bölgeye yönelen ara yolun girişinde yer alıyor. Bozulmuş, tamirinden ümit kesilmiş, yedek parça bekleyen veya tedavi için sıraya girmiş çeşitli markalardan elliye yakın cipin bahçesini doldurduğu ince uzun bir arazi. Duvar diplerinde maydanoz ekme girişimlerinin yapıldığı (solmuş bir küçük demetin 15 ytl ettiği bu ülkede çok anlamlı bir deneme) telle çevrilmiş küçük boşluklar. Karbüratörlerin üstünde zıplaşan horozlar. Girişte solda, içinden sıklıkla dost yüzlerin göründüğü ve türkçe tanıdık sözcüklerin süzüldüğü camsız ve kanatsız bir pencerenin yer aldığı iki gözlü lojman,  dip kısmında ise üstü kapalı bir tamirhane var; buradaki tozlu ve yağlı yazıhanenin üstüne kondurulmuş tek odadan oluşan bir garaj kondu! Naim’in biricik yuvası.

Naim Arap kökenli bir Hatay’lı. Yedi yıl önce belgesellerde zebraları ve zürafaları izleyip (onun deyimiyle), gurbette ekmek kavgası verirken, bir arkadaşının aracılığıyla kendisine ulaşan çağrıya dayanamamış ve ilk bakışta Afrika’dan başka her bir yere benzeyen bu garip ülkeye gelmiş. Önceleri büyük sıkıntılar yaşayıp, kara derili türdeşleri gibi sokaklarda, duvar diplerinde yatmak zorunda kalsa da zamanla bu yaban ellerde düzenini kurmayı başarmış. Hâlâ heyecanla anlattığı bir anısında, bir gece karanlıkta kaldırımda yürürken yere yatıp uzanmış bir Cibuti’linin üstüne görmeden bastığını, ve canı yanan yerlinin çığlıkları üzerine gittikçe çoğalan kara gölgelerin çevresini sardığını ve çekilen bıçakların ışıltısında son süratle koşarak canını zor kurtardığını söylüyor.

Okumudakları kontratlara gözü kapalı imza atıp buraya, cehennemin dibine çalışmaya gelen, ardından da Cibutili işçilerin bilinçsizliğiyle, yerli halkın pisliğiyle, yaşam ve varoluş algılamasıyla dalga geçen diğer Türkler gibi yerlileri küçümsemiyor. Arasıra çalışmamak için elinden gelen üçkağıdı yapan yanındaki işçilerin boğazını sıkıp onları öldürmeye çalışsa da onları oldukları gibi kabul etmeyi öğrenmiş. Naim çok çalışkan. Gece gündüz, tatil günü dinlenme saati demeden çalışıp duruyor. Düzenini sevdiğimin ülkesindeki zorlukları kendine has uslubuyla sükunetle karşılıyor. Her Perşembe gecesi araç sahiplerinin de davet edildiği ızgara partisi düzenleniyor garajda. Cümbüş, müzik, adana köfte, Fransız şarabı ve Naim’in pornografik figürlerinin de arada devreye girdiği ‘yerli’ dansları eşliğinde konuklar, dostluk ve sıcaklık ortamında değişik bir gece geçirme olanağı buluyorlar. Garaj, İtalyan Mösyö’nün hanımı Madam Fois’ya ait. İtalyan Mösyö mekanikçilerin piri. Yetmiş yaşına karşın dağıtıp toplayamayacağı motor yok. Babası Somali İtalyan işgali altındayken asker olarak buralarla tanışmış sonra da buraya yerleşmiş. Mösyö bizzat çalışmayı çoktan bırakmış. Usta olmak, yaratıcı olmak, genelde oto yedek parçasının kolay bulunmadığı bu kentte çok önem taşıyor.

Madam'a gelince altmış beşlerinde babası Fransız annesi Cibuti’li cin gibi bir kadın. Garajla ilgilenmenin yanı sıra yine aynı mekandaki bir barakada ürettiği elişi süslemeli tabak çanakları Fransız Ordusu’nun lojmanlarında düzenlediği kermeslerde satıyor, Cibuti polisinin yerlerde sürünen arşivlerini düzenliyor ve daha da ilginci Afrika Boynuzunun bu bölgesinde ölen yabancı ülke vatandaşlarının naaşlarının sevkiyle ilgileniyor. İlgi sözcüğü bu iş için gösterdiği özveriyle pek örtüşmüyor aslında. Bu işi büyük bir zevkle ve titizlikle, ibadet eder gibi yapıyor. Ölüyü önce bulunduğu yerden gidip alıyor; Cibuti’deki en büyük hastane olan Peltier Hastanesi morguna yerleştiriyor. Ardından naaşın naklinde kullanılan çinko tabutu boyuna göre özel olarak hazırlıyor. Sonra eğer gerektiriyorsa ve yüzü dağılmışsa ölüye biraz makyaj yapıyor, yıkıyor ve malum delikleri pamukla tıkadıktan sonra tabuta yerleştirip çok büyük bir dikkatle kaynak yaparak boşluk bırakmadan tabutu kapatıyor. Hava sıcaklığının yaz kış ortalama 40 derece hissedildiği bu bölgede ölülerin çok kısa sürede şişmesinden yakınıyor.

Geçen günlerde Amerikan Üssünün önünden Somali’ye uzanan demiryolu üzerinde Somalili bir kadına ait cesedi almaya gitmiş. Otuz yaşlarındaki kimliksiz kadın, Somali’den Cibuti’ye taşlık çölde kilometrelerce yürüdükten sonra muhtemelen yorgunluk, açlık ve susuzluktan tam demiryolunun üstünde bayılarak düşüp ölmüş. Madam Fois morgda bayanı temizlemek üzere soyduğunda cinsel organı üzerinde ve bacaklarının arasında bulduğu bir bez parçası içerisinde bol miktarda para ve mücevher bulmuş. “Alışıldık bir olay değil” diyor. Niye normal yolları kullanmamış, birisinden mi kaçıyormuş? Bu sefer de paralar sorun olmuş. Cibuti polisi hazineye el koymak istemiş. Ancak kurallara göre paraların ölüyü bulan kişiye tutanakla teslim edilmesi gerekiyormuş. Ceset ikramiyesi!

Madam hepsinin olmasa da, öyküsü olan ölülerinin fotoğraflarını çekiyor. Bu görüntüler kimlik belirlenmesinde bir sorun çıkarsa kanıt yerine de geçiyor. Geçenlerde şehire yakın bir kesimde Etiyopya’dan kente kesim için canlı deve taşıyan trenin kaza yapması üzerine üşenmeyip hemen kamerasını alarak olay yerine koşmuş. Sakatlanıp rayların kenarında ya da oldukları yerde kurban edilen, vagonların altında sıkışmış ama hâlâ garip seslerle inleyen hayvanları tek tek görüntülemiş. Kafası boynu üzerinde çizgi filmlerdeki gibi üç tur atarak dönen deveyi anlatıp duruyor bana. Ya da Cibuti lejyonundan hareket eden Fransız özel timinin son fiyasko kurtarma (!) operasyonunda ölen sivilin gözünden girip enseden çıkan kurşunun neden fazla hasara yol açmadığını tartışıyoruz. Ben Fransızların düşük kalibreli ve kısa menzilli piyade tüfeklerinin etkisi derken, o oralı olmayıp aynı kurşunun gidip sonunda kurbanın eline saplandığı, ancak ordu raporlarında nedense iki ayrı kurşundan söz edildiğini filan anlatıyor.  

Hava kararmış. Garajın loş ışığıyla aydınlanan avlusunda sivrisinekler beyaz etlere karşı amasız bir saldırıya geçmiş. Pantolon paçalarından girip güneş girmemiş ak derileri delik deşik etmekle meşguller. Donuk bakışlı bekçi Abdo uzaktan garip garip bizi kesiyor. Giriş kapısının hemen üzerine uzanan yabani akasyanın dalları nemli sıcak bir rüzgârın zorlamasıyla ileri geri kıpraşıyor. Madam Fois’nun ağzının kenarına yerleştirdiği sıgara, ölü sözcüklerini anan her bir hecede zıplayıp duruyor. Mösyö çoktan öteki dünyaya ulaşmış, geçici görevle buraya son bir kez geri yollanmış gibi cansız cam gözlerle kimsenin bulunmadığı şekilsiz duvara bakıyor. Dinlerken korkmuyor gibi yapsam da, gece odamda havalandırmanın ürkütücü uğultusunda, sokağın soluk aydınlığından tavana yansıyıp oynaşan gölgeleri izleyerek kendimle başbaşa kaldığımda, bilinçaltımın bana oynatacağı filmin izlenme yaş sınırını şimdiden kestirebiliyorum...

Bunca yoksunluğun, karamsarlığın içinde inatla açmış bir kır çiçeği gibi soluklandığımız, ve yüreğimizi umutla tamir ettiğimiz bir sığınak Italiano Garajı.  

( http://www.meteorhaber.com/content/view/503/405/ )